27 Şubat 2012 Pazartesi

Pastoral Senfoni-İskoçya


Mayıs 2011’de 1 haftalık gittiğim İskoçya gezisi ile alakalı ne zamandır yazmak istiyordum,sonunda toparlama şansı bulabildim. Öylesine masalsı ve farklı şeyler yaşadım ki, oturunca sanki hepsini yazamayacakmışım gibi geliyordu. Şunu belirtmek isterim ki farklı bir yer görmek isteyen kesinlikle İskoçya’yı tercih etmeli ve sadece büyük şehirlere değil İskoçya’nın “Highlands” diye tanımlanan yerlerine de gitmelidir.

Seyahatimiz Edinburgh ile başladı. Hollyrood Sarayı,  Arthur Seat Tepesi, eski şehirde  Royal Mill Caddesi  ve şehre hakim bir konumu ile tarihi Edinburg kalesini gezdik. Öncelikle Edinburgh’ta hiç yeni bina göremedim, hepsi tarihi, hepsi eski ve özel, hiçbirine dokunulmamış. Hava buraya göre oldukça soğuktu. Ancak insanlar dünyanın hiçbir yerinde görmediğim kadar sıcaktı. Yolda herkes selam veriyor, sohbet açıyor, yardımcı olmaya çalışıyordu ve hepsi inanılmaz güleryüzlüydü.

Edinburgh’taki binaların hepsinin bahçesi var, önünde yer yoksa cadde karşısına kilitli kapılarla bahçelere rastlayacaksınız. Apartman sakinlerinin doğayla baş başa zaman geçirmesi onlar için oldukça önemli.

İskoçya barları geleneksel eski İskoç tarzında ve müzik de İskoç müziği, farklı bir şeye rastlamak zor. Bazı publar ise yüzyıllarca öncesinden kalma ve birçok önemli tarihi şahsiyetin gelip içki içtiği yerler. İskoçlar inanılmaz eğlenceli ve sıcak insanlar.

Edinburgh’ta Bobby’s Bar ve Deacon Brodie’s Tavern’i anlatmadan geçemem. Bobby’s Bar’ın adı meşhur bir köpekten alınma. Bu bar mezarlığa yakın bir konumda ve Bobby adlı bir köpeğin sahibi 1872’de ölünce buraya gömülüyor. Bobby ise mezarlıktan ayrılmıyor ve sahibinin başında duruyor, sadece yemek için hergün saat tam 13’te Edinburgh Kalesi’nden  bir adet top atılır atılmaz, yakındaki barın yanına gidiyor, o zamanlar barın adı başkaymış. Bardakiler de o köpeği hergün beslemeye başlıyor. Köpeğin vefasından çok etkilenen Belediye Başkanı Bobby’yi vatandaşlığa alıyor ve maaş bağlıyor, maaşı da bara ödeniyor. Bobby İskoç vatandaşı olarak öldükten sonra o mezarlığa sahibinin yanına gömülüyor, o barın adı da Bobby’s Bar olarak değiştiriliyor. Şu an Bobby adına bir köpeklere yardım fonu, çeşme ve heykel bulunmaktadır. http://en.wikipedia.org/wiki/Greyfriars_Bobby

Deacon Brodie’s Tavern ise geleneksel bir İskoç barı ancak çok ilginç bir hikayesi var. Deacon William Brodie 1741 doğumlu bir diplomat ve üniversitede ders veriyor. Her akşam o zamanlar adı başka olan bu bara geliyor, kurbanını seçiyor, onunla birlikte çıkarak bir köşede öldürüyor ve cesedini yakındaki kilisenin bahçesine atıyor. Bu seri katil olayı fark edildiğinde Deacon Brodie’yi yakalayıp bu barın tam karşısında kafasını kesiyorlar(Şu an o noktada yerde burasının unutulmaması için bir metal parçası duruyor). Kafası Tıp Fakültesi’nde bir kavanozda herkesin göreceği şekilde halen sergileniyor. Vücudundan ise tüm derisini yüzüyorlar, bu deriden çanta vb yapıyorlar ve bunları çok yüksek fiyatlara satmışlar. O barın adı da o gün bugündür Deacon Brodie’s Tavern olarak kalmış. http://en.wikipedia.org/wiki/William_Brodie

Bar demişken, elbette İskoçya’nın sıvı altın dediği viskisi dünyaca meşhur. Bu nedenle birçok viski imalathanesi var. Biz ikisini gezebildik: Tomatin ve Ben Nevis.  Çeşit çeşit viskiler tatırdılar. İskoç single malt viskisinin yopun olduğu için biraz su katılarak içilmesi gerektiğini öğrendik. Açıkçası deneye deneye kafamız bir dünya dolaştık ama iyi de oldu çünkü İskoçya o mevsimde o kadar soğuktu ki, 2 kat kabanla dolaşıyordum. Ancak ben böyle üşürken İskoçlar kısa kollu gömlekle geziyor ve onların yazının bu olduğunu söylüyorlardı :-) İskoçya malum güneşin az olduğu bir yer, hava nadir açıyor, bunun dışında çoğunlukla kapalı ve genelde de yağmurlu.

Edinburgh’ta  eskiden cadıların yakıldığı yere ise bir platform yapmışlar ve bu anıyı yaşatıyorlar. Ayrıca ilginç şekilde birçok evsize rastladım ancak sorduğumda onların gönüllü olarak sokakta yaşamayı seçtiklerini öğrendim. Hatta benimle cadıların yakıldığı noktada foto çekilmek istediler, yanda. Sabah-öğlen-akşam Kızılhaç minibüsleri bu kişilere sıcak tabldot yemek vermektedir. Aslında İskoçya vatandaşlarının parasız-sefil-sokakta kalmasına kendisi seçmedikçe imkan yok arkadaşlar :) Nedenlerini anlatayım:
İskoçya’da eğitim-sağlık-doktor-ilaç-hastane bedava. İskoçlar işsiz kalırsa devlet ilk 6 ay son maaşını, sonra da maaşının yarısını ödüyor. Bir bayan eğer evli değilken hamile kalırsa devlet bedava ev veriyor, maaşa bağlıyor ve çocuğun yetiştirilmesine ve bayanın eğitimine destek oluyor. Sokakta yatmayı tercih edenlere ise yukarıda bahsettiğim gibi 3 öğün yemek, battaniye, giysi veriyor.

Tabi vatandaşına sahip çıkan sadece devlet değil, vatandaş da ülkesine sahip çıkıyor. Şöyle ki, yere asla çöp atmazlar, siz yanlışlıkla bir izmarit bile atsanız biri koşarak gelip onu yerden alır ve çöp tenekesine atar. İskoçya toprağının her santimi kendilerinin olarak düşünüp seviyor ve koruyorlar. İskoçya’da her sokakta her yerde kameralar var, herkesin her yaptığı kayıt altında.

Ve belki de en alışılmadık şey ise, İskoçya’da yazılı anayasa yok! Geleneklerle gelen kurallara göre yaşıyorlar, bir şey ya doğrudur ya yanlıştır ve yanlışsa kimse yapmaz, o nedenle yazılı anayasa yok ve İskoçlar buna sonuna dek uyuyorlar!

İskoçya bildiğiniz gibi halen Klanlara ayrılmış durumda ve her klanın toprağı ve klana mensup kişiler var. Klana mensup olmayan kişi yok yani. Her klanın başında bir Lord var, her klanın kendine has arması, gelenekleri ve giysi-kilt rengi var. Ayrıca örneğin anaerkil bir klandan bir bayan ile evleniyorsanız, onun soyadını almanız da gerekebilir, klanına göre töre ve gelenekleri değişiyor. Diyelim avlanacaksınız, o zaman o toprağın Lord’u kimse ondan izin almalısınız ve Lord yanınıza refakat edecek birini veriyor. Çünkü bebek hayvanların öldürülmesini istemiyorlar. Avlanmaya gelince, bizim gibi hayvan çiftlikleri yok, hayvanlar çayırlarda serbest dolaşıyor ve avlamak isteyen avlayarak yiyor.

İskoçya baştan başa şatolarla dolu. Kimilerinde hala Lord’lar yaşıyor ama gündüzleri gezilmesine izin de veriyor.

Edinburgh Kalesi’nde Galler bölgesi krallarının diz çökerek tacı giydiği bir taş tutuluyor. Denilene göre aslında orijinal taşı İngilizler almasın diye saklamışlar ve yeri de sadece Klan Liderlerinin bildiği ve nesilden nesile aktarılan bir sır. Şu an o şatoda duran taşı, Galler bölgesinde taç giyileceği zaman alınıyor ve saraya götürülüyor. Ama gerçek taşı sakladıkları için, İngilizler’e duydukları nefret nedeniyle foseptik taşıyla değiştirdiklerini söylüyorlar ve bununla çok övünüyorlar :)  http://www.edinburghcastle.gov.uk/

Edinburgh’un her yerinde “Ghost Tour” diye turlar göreceksiniz. Bilindiği üzere Britanya hayaletleriyle meşhur, “Haunted Britain” diye bir tabir var. Bizim rehberimiz bunu bize dönerken havaalanı yolunda söyledi, korkmayalım diye tur boyunca böyle bir olay olduğundan bahsetmemiş. Savaş zamanlarında saklanılan yer altı dehlizleri var ve genelde buralarda hayalet daha çok görülüyormuş. Ancak orada yaşayanlar garip şekilde hayaletlerle yaşamaya alışmışlar, orada turistik amacı olmayan insanlar bile son derece rahat yaşadıkları hikayeleri anlatıyorlar, artık orada sıradan hale gelmiş bir olay. Şöyle ki, bunu araştıran birçok site var, ben de İskoçya dönüşü bunlara bakarken fotoğrafları gördüm ve sonra şans eseri benim de Inverness’te İsa’nın havarileri’nden birinin kilisesinde bir hayalet fotoğrafı çektiğimi fark ettim! Hatta bozuk çıktı diye üst üste 3 foto çekmişim ve aslında ilk çekilen bozuk değilmiş. Işık oyunu olup olmadığını da profesyonel fotoğrafçılara baktırdım, kesinlikle (artık neyse) bir şeyin fotoğrafını çekmişim yani :) Baktığım site : http://www.ghostfinders.co.uk/photos.html
Benim fotolar ise:




Edinburgh’ta pencere camları dikkatinizi çekebilir, halen elde yapılmış tam düzgün olmayan camlar kullanıyorlar. Ayrıca kimi pencerelerin tuğla ile örüldüğünü göreceksiniz. Bunun nedeni zamanında İngiltere’nin İskoçya’ya düpedüz “ışık vergisi” koyması ve pencere sayısına göre vatandaştan vergi kesmesi. Buna tepki olarak bunu yapmışlar. Şu an bu vergi elbette yok ama sembolik olarak bu olayın unutulmaması için bazılarını bırakmışlar.

Ve elbette İskoçların yoğun İngiliz nefretini anlatmama gerek yok :) Öyle ki hayatın her alanında, komedide, sohbetlerde, Tv’de, kitapta, devlette, herkeste bunu sürekli görebilirsiniz. Şu an halen bağımsızlıklarını almak için uğraşmaktalar. Ve bağımsızlıklarını aldıklarınında meşhur İskoç Sean Connery’yi Cumhurbaşkanı yapmayı düşünüyorlar. :)

Büyülü Edinburgh’tan sonra otobüsle İskoçya Highlands olarak adlandırılan dağlık bölgeye hareket  ettik. Yolculuğumuz esnasında Pertshire dağlık bölgesi,  Pitlochry kasabası, 800 yıllık tarihi olan Blair Şatosunu ziyaret ettik. Ardından 16.yüzyılda  Jakoben ayaklanmaların yer aldığı bölgeyi gezdik  Gezimizin devamında ise Aviemore kasabasını ve Caimgorns Ulusal Parkı gördükten sonra Highlands’in  merkesi ve ‘başkenti’ sayılan  Inverness’e  vardık. 
Bu yolculuk tam bir pastoral senfoniydi.  İsveç’in yeşilini beğenmiştim ama bu kadar mistik ve masal dünyası güzelliğini orada görmemiştim. Hele ki İnverness yakını şu an adını hatırlayamadığım bir kasabayı asla unutamayacağım. Bu kasabada genelde tek veya 2 katlı evler var. Hepsinin bahçesi var ve bahçelere giriş dışarıdan. Evlerinin kapıları da hep açık. Bunun nedeni, orada sormadan izin almadan evlerine veya bahçelerine girip oturabilir, sohbet edebilir, bahçelerinde barbekü bile yapabilirsiniz ve kimse ne yapıyorsun demez :)

Inverness’ten sonra  Nessie ‘göl canavarı ‘ efsanesi ile meşhur Loch Ness ( Ness Gölü ) tekne gezisine çıktık. Teknelerde yeraltındaki hareketliliği ölçen göstergeler var ve Nessi’ye rastlama umuduyla geziyorsunuz. Nessie’nin bir fotoğrafını çekmek bile yüzbinlerce dolar ödülü garantilemek demek :)


Teknemiz yol üzerinde İskoçya tarihinde büyük savaşların gerçekleştiği  Urquarth Kalesi'nin harabelerini gezmemiz için yanaştı.  http://www.castles.org/Chatelaine/URQUHART.HTM
Burada ilginç bir anım da oldu, paylaşmak isterim. Her kalenin küçük bir hediyelik dükkanı var, orada alışveriş yaptım ve kasada sıra beklerken yan binada kaleyle alakalı bir video gösterimi için beni beklediklerini söylemeye geldiler. Kasiyere yaklaştım ve elimdekileri oraya bırakıp sonra ödemeye gelip gelemeyeceğimi sordum. Bana aynen şöyle dedi:” Önemli değil, alın poşete koyalım alın götürün, film bitince gelir ödersiniz”. Duyduklarıma inanamadım! Elimde 3 torba hediyelik eşya ile dükkandan ödemeden çıktım ve yarım saat sonra da dükkana geri gelip ödememi yaptım !  Zihniyet farkını anlayabiliyor musunuz? Onları ödemeden alıp kaçacağımı dahi düşünmüyorlar çünkü İskoçya’da kimse bunu yapmaz. 

Sonra  5 göl ve 3 nehrin olduğu ve İskoçya’nın en çok fotoğraf çekilen The Grat Glen bölgesinin  doğa manzaralarına tanık olduk. Ardından İskoçyalı (Highlander) filmiyle çok meşhur olan Eilean Donan kale ve şatosuna geçtik. http://www.eileandonancastle.com/
Sonraki güzergahlarımız Skye  kasabası, Cullin Dağları, Balıkçı köyü Mallaig, Gleinfinnan ve   Harry Potter filmin bazı bölümlerin çekildiği mekanlar,  21 kemerli tren yolu viyadüğü, tarihi Fort William ve Glensoe kasabaları, Batı İskoçya sahilinde yer alan Oban kasabası, Trossachs Ulusal Parkından geçerek Bonnie Banks  ve Loch Lomond gölü, İskoçya tarihi boyunca İngiliz hanedanlara karşı en büyük savaşların gerçekleştiği Stirling bölgesindeki Stirling kale ve şatosu ile “Da Vinci’nin Şifresi” filminin son sahnesinden hatırlayacağınız Rosslyn   Chapel’ine gittik. 
Şapel, Norman şövalyelerinden soylu bir aile olan Sinclair ailesinden William Sinclair tarafından 15.yy ortalarında inşa edilmiştir. İçerisinde filmden de hatırlayacağınız gibi her taşın, her çizginin, her şeklin çok derin sembol ve anlamları vardır. http://www.rosslynchapel.org.uk/

İskoçya Masonluğun doğduğu yer olarak bilinir ve İskoç vatandaşlarını çoğu masondur. Bu nedenle taş işçiliği çok önemlidir ve bu nedenle de tüm yapıları taştan ve eskidir. İskoçya’daki mezarlıklarda masonların mezarları diğerlerine göre ters tarafa bakar ve üzerinde masonluğa dair derecesini gösteren işaretler bulunur.


Son duraklarımızdan biri olan Stirling Kale ve Şatosu’nu Braveheart yani Cesur Yürek filminden hatırlayacaksınız. Bu filmde anlatılan hikayeler ve savaşlar burada geçmiştir. Girişte King Robert The Bruce ve William Wallace’un heykelleri var. Wiliiam Wallace bilindiği gibi gerçekten ülke için en büyük kahraman ve önemli bir sembol. 
Film ile alakalı sorular sordum ve filmde bahsedilen William Wallace’ın savaşmaya karar vermesine neden olan aşk hikayesinin gerçekte olmadığını ve de filmde William’a ihanet eder görünen Robert The Bruce’un aslında ihanet etmeyip hep Wallace’ı desteklediğini, birlikte savaştığını belirttiler. 


Filmde bu detayların farklı olmasından İskoçlar rahatsız değil, tam tersi film sayesinde kahramanlarını dünya tanıdığı için mutlular. Yani Türkiye’de Fetih filmine getirilen eleştiriler gibi şeyler olmuyor bu ülkede.  http://www.stirlingcastle.gov.uk/


Şu an hangi şehir olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım Oban’de Topkapı adlı bir Türk restoranına rastladık ve elbette hemen konuşmak için içeri girdik. Buranın sahibi olan Türk yaklaşık 40 yıl önce buraya gelmiş ve hayatından çok memnun. Aklıma kazınan şu cümleleri söyledi bize: “Asıl vatansever İskoçlar, Türkler değil. Biz vatanımızı sevmiyoruz. Gerçek vatan sevgisi nasıl bir şey, Türkler’in gelip İskoçları görmesi lazım…”

İskoçya’da çok az Türk var, hatta yok denecek kadar az. Diğer yandan tur için gelen Türkler de çok az olduğundan Türklere alışkın değiller, dilimizi duyunca yadırgayıp neredeyse herkes nereli olduğumuzu ve hangi dili konuştuğumuzu sordu. Türk olduğumuzu duyunca önce şaşırdılar sonra da bizi çok sevdiklerini söylediler. Birinci sebep Fenerbahçe’nin Chelsea maçına çıkarkan Braveheart müziği ile İngilizlere karşı sahaya çıkması :) İkincisi ise meşhur Kral Arthur’un Türk olduğuna inanamaları. Bunu duyunca çok şaşırdım, genelde bu tip hikayeler bizden çıkardı. Ama İskoçlar bu konuya ciddi şekilde inanıyorlar. Osmanlı İmparatorluğu zamanı ülkeye görevli olarak atanan bir Türk olduğuna, zamanla orada evlendiğine ve daha sonra ise büyük bir adil kral olduğuna inanıyorlar. Kral Arthur konusunda bunca araştırma sahibi biri olarak gerçekten bunu duyduğuma son derece şaşırdım. Ayrıca Arthur’un Excalibur’u aldığına inanılan gölün de, her ne kadar İngilizler kendilerine mal etmeye çalışsa da Highland civarında olduğunu belirttiler.

İskoçya gezisi anlatmakla bitmez ancak sadece önemli noktaları anlatmakla yetindim, gezdiğim her yerle alakalı detaylı bilgi veremedim. Tarih, doğa, farklı kültür arıyorsanız kesinlikle kaçırmayın derim. Benim için rüya gibiydi, tekrar gitmek için sabırsızlanıyorum…


(Özel not: Özel tur rehberimiz süper insan Emre Özkurt ve yarı İskoç yarı İtalyan ve aynı zamanda Kraliyet Orkestrası Müzik profesörü olup da boş zamanlarında özel grup gezdiren Alberto Massimo 'ya da sonsuz teşekkürler.)

Son olarak, orjinal William Wallace:


2 yorum:

Mrym dedi ki...

Sanki bende rüya gördüm; Allahım cennet gibi yerler ya. Okumuştum ama, görmek eminim bir başkadır. Okuyunca abartı olduğunu düşünmüştüm, ama çok güzel yerler gerçekten. Çok, çok şanslısın, umarım bir gün bana da nasip olur. Kıskandım gerçekten, görsel şölen ve inceden aydınlatım için teşekkürler.

Adsız dedi ki...

merhaba www.ilgilihersey.com sitesinin sahibiyim amacım blogspot kullanıcılarının kazancını artırmak ve bunu tek başıma yapabilmem mümkün değil. ister tek tek içerik gönderin ister blogunuzu olduğu gibi aktarın adsense reklam kodunuzu içeriklerinizin altına kopyalayın kazancınız yine sizin olsun.. tabii bunun olabilmesi için gmail hesabınızın olması gerekiyor ve size göndereceğimiz davetiyeyi onayladığınızda kumanda paneline kolaylıkla ulaşacaksınız.. lütfen iyi düşünün çok daha ciddi kazançlar elde edebiliriz... saygılarımla

 
design by suckmylolly.com