Felsefe---Kişisel Gelişim---Genel Kültür---Sanat---Edebiyat---Yaşam---Müzik---Dostluk---Gündem

21 Şubat 2009 Cumartesi

TAŞINDIK !!!!

SEVGİLİ OKURLAR VE DOSTLAR, BUGÜN İTİBARİYLE BLOG AŞAĞIDAKİ YENİ ADRESİNE TAŞINMIŞTIR. YENİ YAZILAR ARTIK YENİ BLOĞA YÜKLENECEKTİR,BU NEDENLE RSS READER ve BLOGROLL AYARLARINIZI DÜZENLERSENİZ ÇOK SEVİNİRİM.

YENİ ADRESİMİZ:
http://www.arzukaner.net/


SEVGİLERLE ! :-)
ARZU

20 Şubat 2009 Cuma

Yine, yeni, yeniden ! :-)

Uzun zaman sonra yeniden merhaba ! :-)

Artık bloğu taşıyoruz ve wordpress altyapısı ile devam edeceğiz. :-) Yeni adresimiz: www.arzukaner.net
Ve elbette wordpress’te bir hayli yeni olduğumdan henüz tasarım ve altyapı tamamlanmadı, yavaş yavaş vakit buldukça düzeltmeler yapıyorum.

Öncelikle sürekli email yazan blog takipçileri ve dostlara cok teşekkur etmek istiyorum. Hayat böyle birşey işte, bazen araya duraklama dönemleri girebiliyor. Herşeyi bir arada yapabilmek kimi zaman mümkün olamıyor. Bu olay aslında biraz ruh hali, biraz işler, biraz da memleketin durumu ile alakalı. Amerika’nın, Rusya’ya aba altından sopa göstermek istemesi ve dünyanın en nüfuzlu birkaç ailesinin servetine servet katması için yaratılan bu yapay krizden hepimiz nasibimizi aldık çok şükür :-) Herkeste bir korku oluştu ve bireysel olarak harcamalar durduruldu, kurumsal olarak da yapılacak uzun vadeli projeler şimdilik askıya alındı. Ülkemizde ışık hızıyla değişen gündeme ayak uydurmak artık imkansız bir hal almaya başladı, bu nedenle biz Türkler yurtdışında sıkılıyoruz zaten :-) Çünkü sürekli hareket, değişen gündeme vesaire alışmışız bir kere, yapacak birşey yok maalesef :-) Zehiri almışız yani artık kurtuluş yok, huzur ve sükunet bize göre kavramlar olmaktan çıktı.


Yurtdışında yaşayanlar bilirler, bizim insanımız gerçekten çok başkadır. Yaşadığımız belalı coğrafyalar, tarihsel geçmişimiz ve bir türlü tatmin olmayan güçlerin üzerimizde oynadığı olaylar nedeniyle, sebatkar ve dayanıklı ve bir o kadar da unutkan bir toplum olduk çıktık. Aslına bakarsanız unutmak bir taraftan iyi, bir taraftan kötüdür. Mesela depremi unutmak ve yeniden sallapati yaşamak ve hatalara devam etmek bir bedele malolur. Ama yaşanılan kötü psikolojileri unutmak da aslında bir ilaç gibi yola devam ederken daha dayanıklı olmamıza yardımcı olur. Mesela kişisel ilişkilerde yenilen darbelerin her birini dünmüş gibi hatırlayıp acı çekseydik, herhalde yaşama devam etme gücünü zor bulurduk.


Velhasıl, bizim insanımız bir başkadır. Yurtdışında bulunduğumuz yıllardan sonra, bu ay memlekete kesin dönüş yapmaya karar verdik ve geldik. Ve bu geçen yıllarda, insanımızın kıymetini kat be kat anlayarak geldik. Sokaklarımız bile cıvıl cıvıl, insanlarımız sıcacık. Allahtan ki dış güçlerin sürekli bozmaya çalıştığı temel aile yapımız ve temel ahlaki toplumsal karakterimiz halen büyük ölçüde devam ediyor.


Gurbet psikolojisi denen şey, dışarıdan anlaşılabilecek birşey pek değil. “Ben dünya insanıyım, ben her yerde yapabilirim!” safsatalarım, bir yere kadar devam etti. Istanbul’un her fotoğrafını gördüğümde gözlerim yaşlanmaya başladığında, benim gibi sıkı tabir edilebilinecek bir rock müzik dinleyicisinin bile, memleketten uzak olmanın verdiği psikolojiyle, yurduma ait her tarzdan şarkıyı içim sızlayarak zevkle dinlemeye ve bağıra bağıra söylemeye başladığımda, kendimi sanki annesinden ayrılmış küçük bir çocuk gibi mahzun hissetmeye başladığımda, o zaman kararımı yeniden sorgulamaya başlamanın zamanının geldiğini anladım. Hani bir misafirliğe gidersiniz ama hemen kalkmanız gerekiyordur ve kanepenin ucuna eğreti oturursunuz. Yurtdışında olmak böyle birşey, evinizden uzaksınız ve kanepe kenarında eğreti oturur gibi yaşıyorsunuz, her an kalkıp gidecekmişcesine, şöyle arkanıza yaslanıp koltuğa gömülüp oturmadan...Ama kısa süreli gezilerde bunu anlayamıyorsunuz, uzun zaman yurtdışında kalmanız gerekiyor. Karar vermek kolay olmadı, seçim yapmak gerekiyordu : Para mı vatan mı? Buna kesin karar vermek için, önce memlekete geldim, havasını içime çektim doya doya. Trafiğini bile özlemişim desem inanır mısınız ? Trafikten ve karmaşadan bunalanlara önerim, arada biraz yurtdışına çıksınlar :-) Çünkü neyi özleyeceğinizi inanın tahmin dahi edemiyorsunuz. Türkiye’de krizin etkilerini yaşayan çevremdeki neredeyse herkesin, yurtdışına geri dönmemiz gerektiği konusundaki ısrarlı baskıları arasında, biraz da deli cesaretiyle, herşeye boş vererek mutluluğu seçtik ve nihayet Şubat ayında kalmaya karar verdik. Üstelik başka ülkelerden gelen, başka başka teklifleri de reddederek karar verdik. Arkamızda, uzun yıllar çalışsak da Türkiye’de zor alacağımız maaşları terkederek hem de, vatanımızı seçtik. Bütün bu karmaşa arasında da, ne blog ne de başka birşey gözüm görmedi bile. Kendi kafasını toparlayamamış birinin o sırada yazmasını ve paylaşmasını da pek doğru bulmuyorum zaten . Artık daha sık yazmaya çalışacağım, yeni kurmaya çalıştığım hayat düzeni izin verdiği sürece :-)


Paranın satın alamayacağı ve bir şey ifade etmediği çok durum var ve bu durum da işte onlardan biri. Hayatım boyunca hep bazı kararlar verdim ve sonra da sonuna dek arkasında durdum, hiç sızlanmadan, hiç “keşke” demeden. Riske girdim ve bu cesaret bana her zaman birşeyler kattı, korkusuz yaptı. Yine korkmuyorum, yine yeni yeniden bir hayat başlıyor benim için. Vatanımı kucaklıyorum, o da beni kucaklayacak mı hiç bilmiyorum. Ama asıl önemli olan şey şu, artık evimdeyim ! İnsanın evi gibisi yok hakikaten :-)


Hoşgeldim ! :-)


Not: Bazı mimler gönderilmiş, aklımda, yazacağım :-)


22 Ekim 2008 Çarşamba

MANIFESTO

Önce Ergenekon, sonra Deniz Feneri konusu patladı. Bir şekilde nedense, bu konular belirli kesimler tarafından sahiplenilerek bir karşı çatışmaya döndürüldü.

Herhangi bir tarafa ait olmayı reddeden, vatanını seven, din ve devlet işlerini ayrı düşünen, başkalarınca önüne sürülen tarikatvari ve taraflı yozlaşmış inanç sistemleri yerine gerçek inanışa bağlanmış olanların net tavrı ve manifestosu şudur:

-Hangi dernek veya örgüt olursa olsun, vatan ve milletin haklarını gasp ediyorsa ve memleket çıkarlarına ters davranıyorsa, bu gibi oluşumlar kabul edilemez, yargılanmalıdır. Vatan müdafaası sözkonusu olduğunda, sözkonusu oluşumların hangi tarafta olduğu mevzubahis bile değildir. Sözkonusu vatansa, gerisi teferrüattır ve üzerinde yaşanacak vatan kalmayacaksa, o zaman tarafların da tartışacak bir mecrası olmayacağı düşünülerek, vatan konusunun birincilliği göz önünde bulundurulmalıdır.

-Memleket ile ilgili herhangi bir tehdit sözkonusu olduğunda kimsenin taraf olma lüksü yoktur ve olamaz, herkes birleşmelidir.

-Ordu veya askeri teşkilatımız Ergenekon konusu ile halkın gözünde yıpratılamaz, bir oluşumda yanlış davranan kişiler olabilir, bunlar da suçları ispatlanana kadar kanun önünde suçlu değildir. Suçlu bulunurlarsa elbette yargılanacaklardır, Türkiye’de işleyen bir hukuk sitemi bulunmaktadır.

-Aynı şekilde, Deniz Feneri davası ile ilgili olarak, Almanya’da suçları sabit görülenler burada da mutlaka yargılanacaktır. Fakat bu derneğin faaliyetleri, diğer yardım derneklerine karşı güvenimizi azaltmamalıdır.

-Yardım faaliyetlerine katılmak isteyen halkımız, derneklerde olaylar oluyor diye yardım faaliyetlerinden vazgeçemez, bu bir insanlık görevidir. Yardım etmek için illa bir aracı veya derneğe ihtiyaç yoktur. Yardım etmek isteyen halkımız, direkt bağlı bulundukları muhtarlıklara başvurarak, yardıma muhtaç insanların isim ve adreslerini almak suretiyle direkt kendileri evlerine giderek yardımcı olabilirler. Durumu iyi olan her aile, kendisine bir kardeş aile seçerek yardımcı olsaydı, zaten yardım edilecek insan diye bir şey kalmazdı. Yardım illa ki parayla yapılmak zorunda değildir, herkes hizmet ile, sevgi ile, ilgi ile de yardımcı olabilir.

-Atatürk sevgimiz yıpratılamaz. Atatürk’ün kişiliği veya kendi özel hayatı ile ilgili dedikodular, Atatürk’ün bu memleket için yaptıklarının değerini düşüremez. Onun büstlerinin bulunuyor olması, onun putlaştırıldığı anlamına gelmez. Allaha çok şükür vatandaşımızın akıl seviyesi en azından bunu ayırt edebilecek kadar vardır, vatandaşımız aptal yerine konulamaz.

-Bu vatanda özgürce dinini yaşayabilen bizler bilmeliyiz ki, bunu Atatürk sayesinde yaşayabiliyor ve tartışabiliyoruz.

-Yüzyıllardır aynı topraklarda, başka milletler ve ırklardan insanlarla kardeşçesine yaşayan biz Türk halkının içine nifak sokulmaya çalışılması kabul edilemez. Bir hepimiz kardeşiz, yüzyıllardır farklı dil-din ve kültürden olanlarla kardeşçe yaşıyoruz ve kardeşçe de yaşamaya devam edeceğiz. Bunu kolay kolay kimse bozamaz ve bizi aptal yerine koyamaz, kardeşi kardeşe düşman edemez. Biz, sayısız kültürün harmanlandığı bir toprakta yaşıyoruz.

-Vatanını her seven radikal milliyetçi, dinini her seven de radikal dinci ilan edilemez! İnançlı olan insanlara “dinci”, milletperver insanlara da “ülkücü-milliyetçi” yaftası yapıştırılamaz ! Millet, milliyetçilik, inanç, din gibi kavramların içi bunca boşaltılamaz ! Her laik insan dinsiz, her inançlı insan da dinci değildir ! İnsanlar taraf olmaya mecbur edilemez ! İnsanlar hem vatanlarını hem de dinlerini sevebilirler.

-“İnsan Hakları” sadece teröristler için geçerli bir kavram değildir !


Ne mutlu Türküm diyene !

26 Eylül 2008 Cuma

Güçlükler ve başarı

"Güçlükler başarının değerini artıran süslerdir." - Moliere
Başarı kavramı ile ilgili çok çeşitli özlü sözler mevcut, genelde bunların çoğunda da zorluk ve güçlüklerden, bunların insanı ne kadar geliştirdiğinden bahsedilir. Gerçekten de bir insanın zorluk çekmeden herhangi birşeyi tecrübe edinmesi veya başarması çok zordur, tam tersi ise sadece doğru zamanda doğru yerde olmakla alakalı bir şansa bağlanabilir.


Seneca, "Tanrısal Öngörü" adlı kitabında der ki, daha önce hiç denize açılmamış ve hiç fırtınaya yakalanmamış biri ile, elleri yelken iplerini kontrol etmeye çalışmaktan nasırlaşmış ve daha önce defalarca fırtınaya yakalanarak kurtulmayı başarmış biri aynı değildir. Bir fırtına durumunda, bu tecrübeli denizcinin elleri yelkenleri kontrol etmeye çalışırken acımaz, kendisi de herhangi bir korku veya endişe duymaz, ne durumda ne yapması gerektiğini çok iyi bilmektedir.

Seneca bu düşünceye istinaden, başına gelen acıları, kendi başına konulmuş bir taç gibi gördüğünü ve her bir acıdan içinde birçok fırsat taşıdığını ve gelişme şansı olarak değerlendirdiğini belirtir. Bir insanın başına zor veya acı bir durum geldiğinde şu düşünceyle duruma yaklaşır: "Tanrı zor savaşlara iyi askerlerini gönderir." Gerçekten de örneğin bir general, zor bir savaş veya hareket sözkonusu olduğunda, olabilecek en iyi askerlerini seçer. Tanrının evrende kurduğu düzen ve yasaların mükemmelliği gözönünde bulundurulduğunda, Tanrının da elbette böyle davranacağı açıktır, herkese kendi kabının derinliğine göre olaylar gelir. Bir insan önüne çıkan her acı ve zorlukta pes eder ve karşısındaki fırsatı görmeden kendisini geliştirmezse, evren her seferinde aynı acıyı önüne tekrar tekrar çıkarmaktan çekinmez. Çünkü evren yasalarına göre insan ruhu evrilmek zorundadır, hiçbirşey rastlantısal olarak gelişmez. Buna istinaden, karşımıza çıkan her olaya bir işaret gibi bakarak, "Kahretsin neden bu benim başıma geldi ki !?" diye düşünmek yerine, "Bu olay benim başıma acaba hangi eksiğimi gidermek için veya geçmişte nasıl bir hatayı tekrar ettiğim ve düzeltmediğim için geldi ?" diye düşünmek ve olayın ardındaki anlamı arayarak güçlüklerin üzerine gitmek daha makbuldur.

Bu noktada asıl olan şey, başarının görecelilik kavramıdır. İnsanlar olarak sınırlı görü yeteneklerimiz nedeniyle, olayları zaman kavramında bağımsız olarak düşünemeyiz ve anlayamayız. Olan bir olay, ilk başta çok kötü birşeymiş gibi görünse de, aradan zaman geçtiğinde "İyi ki olmuş !" diyebileceğimiz mucizevi bir şeye çoğu zaman dönüşebilir. Bunun böyle olması, sadece bizim olaylara yukarıdan ve zamandan bağımsız bakamadığımızdan dolayı anlayamamızdan kaynaklanmaktadır. Başarı kavramı için de bu böyledir. Diğer yandan, başarının belki de zaman zaman vazgeçmek olabileceğini de gözönünde bulundurmak gerekir. Bazı olaylar vardır ki, herkes elinden geleni yapar, sonuç hiçbir şekilde değişmez ama insanlar ısrar etmeye devam ederler. Belki de kullanılan yöntem veya o olay için zamanlama yanlıştır, belki de ya ertelemek ya da vazgeçmek gerekir. Bu çok bıçak sırtı bir konudur. Elbette hastalıklar bu konunun dışındadır, hastalıkları yenmek için hiçbir zaman vazgeçmemek gerekir. Hastalık dışında diğer olaylarda ise, zaman zaman kaybettiğimizi sandığımızda, aslında belki de olan gerçek kazanıştır. Siz bir olayın gerçekleşmesi için gerçekten de gereken herşeyi yaptıysanız ve o olay doğru bir olaysa, o zaman gerisini evrenin adil düzenine bırakıp beklemek gerekir. Eğer ki bu konu gerçekten herkes için iyi birşeyse, zaten evren de ellerini insana uzatmaya başlar.

Bu anlattığım ile "The Secret" safsatasının karıştırılmasını istemem. The Secret yani Sır'da anlatılan sadece dharma-karma gibi temel bir evren yasasıdır. Bu konuda bloğumda daha önce yazdığım yazılar arasında karma konusunda detaylı bilgi bulabileceğiniz yazılar mevcut. Sır'cılar ise, bu konu sanki gizliymiş de, herkes herşeyi bu şekilde başarmış gibi bunu pazarlama aracı haline getirdiler. Bu bilgi, özellikle uzakdoğu kültüründe, sokakta kimi çevirip sorsanız herkesin bildiği birşeydir zaten. Gizli falan da olmayıp, eski-yeni tüm kitaplarda derinlemesine anlatılmıştır. The Secret'ın yanlış olan diğer tarafı ise, bu gibi önemli evren yasalarının kişisel çıkarlar için alet edilmesidir. Bu konuyu kalkıp "Cüzdanında para olduğunu düşün, orada para olacak" gibi abes şekillere dek yozlaştırmış ve indirgemişlerdir. Bu pozitif düşünce felsefesi ile ilgili konuyu başka bir yazıda derinlemesine inceleyeceğimden, burada açmıyorum.

Başarı kavramına dönersek, Moliere, "Güçlükler başarının değerini artıran süslerdir." demiştir. Basit bir başarı ile sayısız güçlüklerle elde edilen başarıyı karşılaştırmak mümkün değildir. Yapılması için fazla çaba harcanmayan hiçbirşeye zaten çok fazla değer verilmez. Hergün onun gerçekleşmesi hayaliyle yaşarsınız ve uğrunda çabalarsınız, elbette oturup sadece hayal etmenin ve bu konuda hiçbir eyleme geçmemenin hiçbir faydası olmaz. Gün gelip de uğrunda onca eziyet çekilen şey gerçekleştiğinde aldığınız haz ve bu güçlüklerin size katmış olduğu tecrübeler inanılmazdır. Başarı ve zafer sadece bir andır, ve bu kazanış sadece uğrunda yaşanılanlarla anlam kazanır.

Birşeyi başarmak için önce, evrende doğru seçilen hiçbirşeyin imkansız olmadığına ve en azından denemenin gerekliliğine inanmak gerekir. Daha baştan çok güç olduğu kendisine sürekli empoze eden birinin, o konuyu başarması da çok mümkün olmaz. Başarıda en önemli faktör ise konuya doğru konsantrasyondur ki, insan zihninin kapasitesini artıran şey de bu yoğunlaşmadır.

Aynı şekilde, kozasının içinde büyüyerek, sonra kozadan çıkıp kelebek olan tırtılın hikayesi de böyledir. Bununla ilgili anlatılan hikayede, tırtılın kozayı delmek için çok çabalar harcadığını gören biri, ona yardımcı olmak için kozayı deler ve tırtıl kozadan çıkar. Ama tırtıl kozayı delerken verdiği çaba ile kanatları ve kendisi güçlenecek olan kelebek, bu aşamayı geçirmeden kozadan çıktığı için zayıf kalır ve uçamayarak ölür. Bu anlamda, evrenin kendisine has harika bir düzeni olduğunu söyleyebiliriz, bunu sadece anlayamayan bizleriz...


Başarı için anahtarlar:
- Tutkulu olun (Aşk ile yapın sadece para için değil)
- Çalışın (Hiçbirşey kolay değildir, kolay olan ise değerli değildir)
- Konsantre olun, yoğunlaşın
- Kendinizi sürekli motive ederek, itici güç oluşturun.
- Diğerlerinin tecrübelerinden faydalanın, insanları dinleyin. (Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok)
- Araştırın.
- Israrcı olun.
- Üşenmeyin, ertelemeyin, vazgeçmeyin.

19 Eylül 2008 Cuma

Brandz 2008

Milward Brown’un her yıl hazırladığı en güçlü markalar araştırmasının 2008 versiyonu açıklandı. Aşağıya raporun önemli birkaç yerini özetledim, detay merak edenler yazının altındaki linkten raporun aslına ulaşabilirler. Bu raporda birgün Türk markalarını da görmeyi umut ediyoruz. Aslına bakarsanız aşağıda adı geçen birçok markada üst düzey Türk yöneticiler çalışıyor. Bu da direkt olarak beyin göçünü işaret ediyor. Biz demek ki bu dehaları değerlendiremiyoruz ve onlar da kendilerine değer verip yatırım yapan uluslararası markaları üst sıralara çekiyorlar. Bu bizim ülke olarak büyük kaybımızdır.


Raporda dikkat çeken hususlardan biri, teknolojinin açık ara üst sıralarda olmasıdır. Teknoloji gittikçe günlük hayatımızın vazgeçilmezleri arasına giriyor. Demek ki bu ürün kategorileri için "ihtiyaç haline getirme, ihtiyaç yaratma" prosesi tamamlanmıştır. Bunun için ilk 100'ü incelemeniz ve kaçının teknolojik ürün veya hizmetlerle alakalı olduğunu görmeniz gerekiyor.


Google'ın gün geçtikçe artan atakları ve projeleri, kaçınılmaz bir şekilde onu en tepeye oturtmuş görünüyor.


Amazon marka değerini bir yılda %93 artırmış görünüyor, bu rakam çok dikkatimi çekti.


Bir girişimci olarak kendi markasını yaratmak isteyenler için, bence aşağıdaki listede bulunan markaların bu alanda yaptıkları çalışmaları incelemek oldukça iyi ışık tutacaktır.


2008 için markalar araştırmasında en önemli noktalar şu şekilde:


2008 Brandz Top 10 En Güçlü Markalar:

Sıra / Marka / Marka değeri $M / Marka değeri değişimi

1 / Google / 86,057 / 30%

2 / General Electric / 71,379/ 15%

3 / Microsoft / 70,887 / 29%

4 / Coca-Cola (1) / 58,208 / 17%

5 / China Mobile / 57,225 / 39%

6 /IBM / 55,335 / 65%

7 /Apple / 55,206 / 123%

8 / McDonald’s / 49,499 / 49%

9 / Nokia /43,975 / 39%

10 / Marlboro /37,324 /-5%


2008 de en çok gelişme gösteren sektörler:

Mobile Operators............................ 35%
Technology.......................................33%
Personal Care...................................27%
Fast Food..........................................27%
Luxury..............................................24%



2008 deki sektörel marka değişim oranları:


* Apparel (+23%)
* Beer (+24%)
* Cars (+7%)
* Coffee (+18%)
* Fast Food (+27%)
* Financial Institutions (+16%)

* Insurance (+23%)
* Luxury (+24%)
* Mobile Operators (+35%)

* Motor Fuel (+5%)
* Personal Care (+27%)
* Retail (+10%)
* Soft Drinks (+17%)
* Spirits (NEW)
* Technology (+ 33%)
* Bottled Water (+9%)


2008 TOP 100 MARKALAR:


Sıra / Marka / Marka değeri $M / Marka değeri değişimi

1 / Google / 86,057 / 30%

2 / General Electric / 71,379 / 15%

3 / Microsoft / 70,887 / 29%

4 / Coca-Cola (1) / 58,208 / 17%

5 / China Mobile / 57,225 / 39%

6 / IBM / 55,335 / 65%

7 / Apple / 55,206 / 123%

8 / McDonald’s / 49,499 / 49%

9 / Nokia / 43,975 / 39%

10 / Marlboro / 37,324 / -5%

11 / Vodafone / 36,962 / 75%

12 / Toyota / 35,134 / 5%

13 / Wal-Mart / 34,547 / / -6%

14 / Bank of America / 33,092 /15%

15 / Citi / 30,318 / -10%

16 / HP / 29,278 / 17%

17 / BMW / 28,015 / 9%

18 / ICBC / 28,004 / 70%

19 / Louis Vuitton / 25,739 / 13%

20 / American Express / 24,816 / 7%

21 / Wells Fargo / 24,739 / 2%

22 / Cisco / 24,101 / 28%

23 / Disney / 23,705 / 5%

24 / UPS / 23,610 / -4%

25 / Tesco / 23,208 / 39%

26 / Oracle / 22,904 / 29%

27 / Intel / 22,027 / 18%

28 / Porsche / 21,718 / 62%

29 / SAP / 21,669 / 20%

30 / Gillette / 21,523 / 20%

31 / China Construction Bank / 19,603 / 82%

32 / Bank of China / 19,418 / 42%

33 / Verizon Wireless / 19,202 / 18%

34 / Royal Bank of Canada / 18,995 / 39%

35 / HSBC / 18,479 / 6%

36 / Mercedes / 18,044 / 1%

37 / Honda / 16,649 / 8%

38 / L’Oréal / 16,459 / 34%

39 / Pepsi(2) / 15,404 / 15%

40 / Home Depot / 15,378 / -16%

41 / Dell / 15,288 / 10%

42 / Deutsche Bank / 15,104 / 14%

43 / ING(3) / 15,080 / 31%

44 / Carrefour / 15,057 / 29%

45 / NTT DoCoMo / 15,048 / 11%

46 / Target / 14,738 / 27%

47 / Siemens / 14,665 / 61%

48 / Banco Santander / 14,549 / 20%

49 / Accenture / 14,137 / 34%

50 / Orange / 14,093 / 42%

51 / BlackBerry / 13,734 / 390%

52 / Chase / 12,782 14%

53 / Nike / 12,499 21%

54 / Canon / 12,398 / 9%

55 / AT&T / 12,030 / 30%

56 / Starbucks / 12,011 / -25%

57 / Goldman Sachs / 11,944 / 45%

58 / Samsung / 11,870 / -7%

59 / Nissan / 11,707 / 5%

60 / Marks & Spencer /11,600 / 22%

61 / Amazon / 11,511 / 93%

62 / Yahoo! / 11,465 / -13%

63 / Morgan Stanley / 11,327 / 1%

64 / UBS / 11,220 / -3%

65 / eBay / 11,200 / -13%

66 / H&M / 11,182 / 28%

67 / Wachovia / 11,022 / 10%

68 / Ford / 10,971 / -13%

69 / Chevrolet / 10,862 / -3%

70 / Budweiser(4) / 10,839 / 9%

71 / Colgate / 10,576 / 37%

72 / Harley-Davidson / 10,401 / 1%

73 / Subway / 10,335 / 39%

74 / Merrill Lynch / 9,802 / -16%

75 / JP Morgan / 9,762 / 15%

76 / Hermès / 9,631 / 39%

77 / BBVA / 9,457 / N/A

78 / State Farm / 9,425 / 8%

79 / Gucci / 9,341 / 43%

80 / Cartier / 9,285 / 32%

81 / FedEx / 9,273 / 0%

82 / Tide 9,123 / N/A

83 / T-Mobile / 8,940 / 11%

84 / Zara / 8,682 / 34%

85 / Chanel / 8,656 / 15%

86 / IKEA / 8,507 / 15%

87 / Ariel / 8,437 / N/A

88 / Telefónica Movistar / 8,117 / 73%

89 / MTS / 8,077 / N/A

90 / Esprit / 7,907 / 46%

91 / TIM / 7,903 / -6%

92 / Motorola / 7,575 / -30%

93 / Barclays / 7,382 / 12%

94 / Avon / 7,209 / 10%

95 / Auchan / 7,148 / 28%

96 / VW (Volkswagen) / 7,143 / 2%

97 / AXA / 7,141 / 50%

98 / AIG / 7,102 / 21%

99 / Mastercard / 6,970 / 52%

100 / Standard Chartered Bank / 6,855 / 73%


NOTES

(1) Coke’s value includes both Coke and Diet Coke

(2) Pepsi’s value includes both Pepsi and Diet Pepsi

(3) ING’s value includes both ING Bank and insurance

(4) Budweiser’s value includes both Bud and Bud Light


Milward Brown’un araştırmasının tam dökümanına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

www.millwardbrown.com/mboptimor



13 Eylül 2008 Cumartesi

Teessüfler Türkiye - 2











Gün geçtikçe tepkisizleşen, herşeye alışan, kendine dokunmadıkça sesini çıkarmayan, çekirdek çıtlayarak patlamada ölenlerin cesetlerini seyreden, açlıktan ölen halklara bakarak alışveriş sepetini tıkabasa dolduran ve yarısını çöpe döken, tüketim çılgınlığından muhtaçları görmezden gelen, birgün kendisinin de bu duruma düşebileceğini unutan, herşeyi mezara götüreceğine neredeyse emin gibi davranan, dünyada su kaynakları tükenirken doyumsuzca su israf ederken musluğundan suyun hep akacağını ve de tarımsal alanların hiç kurumayacağını sanan ve bunlar olsa da kendi ömrü sonrasında gerçekleşeceğini düşünen bencil halkımıza ithaf edilir.

Teessüfler Türkiye !

Bugün ona, yarın sana ve bana. Aynı toplumda yaşıyoruz. Toplumsal vurdumduymazlık çok başka mekanizmaların çözünmesine yol açıyor.

II. Dünya Savaşı sırasında Rahip Pastör Nie Moeller'in söylediği gibi:

"Önce Yahudiler için geldiler,
Sesimi çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim
Sonra komünistler için geldiler
Sesimi çıkarmadım çünkü komünist değildim
Sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım
Sonra benim için geldiler
Ses çıkaracak kimse kalmamıştı…"

Ya da Alev Alatlı'nın uyardığı gibi:

"bir mıh kaybettik, naldan olduk
bir nal kaybettik, attan olduk
bir at kaybettik, askerden olduk
bir asker kaybettik, ordudan olduk
bir ordu kaybettik, vatandan olduk..."

Sakın sonra çok geç olmasın?
Herşey acaba sadece yönetenlerin mi suçu?

Buyrun dünyanın vaziyetine : Heal the world

11 Eylül 2008 Perşembe

Teessüfler Türkiye !

Yıllardır tüm televizyonların gözümüze soka soka savunma aracı haline getirdikleri meşhur "Halk bunu istiyor" masalına değinmek istiyorum bugün.

Kalitesiz, içeriksiz ve çapsız televizyon programları her yanımızı sardı. Her ne kadar son zamanlarda eskiye nazaran kalite biraz daha artmış olsa bile, bu durum genel vaziyetimizi değiştirmiyor. Elbette ki istediğimiz şey sürekli belgesel yayınlanması değil, istediğimiz şey, hangi dalda hazırlanıyorsa hazırlansın, işlerin düzgün içerikle yapılmasıdır.

Birkaç kaliteli dizi dışında bütün diziler ağalı, mafyalı, sosyete hayatı veya Kemalettin Tuğçu tarzından çıkmış duygu sömürüsü içeren yapımlar. Bu trendi ilk bozan ve kaliteli yapımlara insanları alıştıran kanal Cnbc-e oldu. Cnbc-e izlenme rekorları kırmaya başladı. Onu biraz Kanal D izledi, Kanal D de gün geçtikçe kaliteli yapımlara imza atmaya başladı. Demek ki neymiş, halk bunu istemiyormuş. Kaliteli şeyler yapılırsa da izlenme rekorları kırılabiliyormuş.

Cnbc-e duruşunu yıllardır hiç bozmadı. Reklam kuşakları kısa, söylenilen vakitte diziler yayınlanıyor. Üstelik dizi sonuna şöyle bir mesaj da yazıyorlar: "Bu dizinin tekrarı gece 01.00'de. Ama hayatın tekrarı yok...". Herşey İngilizce alt yazılı yayınlanıyor, yani orjinal içeriğe saygılı davranılıyor. Alt yazılar çok iyi çevrilmiş. Diğer yerlerde olduğu gibi dizi veya film isimlerine zoraki "aşk" sözü eklenmemiş. Yayınlanan film kuşakları rating kaygısından uzak ve son derece sanatsal. Gündüzleri ise ekonomi ve piyasalarla alakalı programlar veriliyor sürekli olarak. Ne magazin, ne absürd kadın programı ne de sonu gelmeyen reklam kuşakları işine hiç girmediler.

Kimileri bu Cnbc-e dizilerinin emperyalist güçlerce pompalanan diziler olduğunu düşünebilir. Onlara ise sözüm şu, emperyalist olmayanını yapın da izlesinler ! Bizim kültürümüzü hiç yansıtmayan, sosyete veya ağalıkla ilgili yapımları millete dayadıkça millet ne yapsın? Her yanı uydurma ve senaryo kokan magazin programları nereye kadar? Haberler bile magazin programı haline döndü. "Azzz sonraaaa" mantığını haberlere bile koyarak, adeta haber alma özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Bir haberi izlemek için, önce defalarca "azzz sonraaa" kısmını izlemeli, defalarca özetini izlemeliyiz. Sonra sabreder de beklersek istediğimiz haberi görebiliriz. Üstelik haberin önem sırasına göre değil, magazin ve rating boyutuna göre haber sıralaması yapılıyor. Bir haber çok sansasyonel ise, defalarca özet geçilip, antin kuntin bazı haberlerin sonuna ekleniyor. O da yetmedi, artık haberin en sonuna bile reklam ekleniyor. Bu durumda en iyisi sadece haber veren, haber kanallarına yönelmek oluyor.

İstemiyoruz, istediğimiz bu değil. Biz, bu değiliz.

En çok üzüldüğüm şey ise, "Halk bunu istiyor" teziyle, bizim halkın genel profilini yansıtmalarıdır. Bizim halkımız bu kadar çapsız mı? Ayrıca, ne verdiniz de ne bekliyorsunuz ki? Bizim halkımızdan birisi kendini geliştiriyorsa, bilin ki, bu ne televizyonun ne de eğitim sisteminin sonucudur. Bu, ekmek kavgasından vakit bulduğu sürece, halkımızın kendi bireysel çabalarıyla olmaktadır. Şimdi bu durumdan kim utansın? "Halk bunu istiyor" sözünden kim utansın?

Teessüfler Türkiye...

Vicdani not: Kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getiren basın mensupları ve basın kuruluşları için, sözüm meclisten dışarıdır.
Ayrıca, televizyon bağımlılığının zararları ve televizyonun hayatımızdan neler götürdüğü herkesce son derece malum olduğundan bu konuya hiç girmedim bile.

05 Eylül 2008 Cuma

Kurban edilmiş tarih

“Tarih, politikaya kurban verilmiştir…”

Geçen hafta oturup uzun uzun sohbet etme fırsatı bulduğum, bulunduğum ülkenin en eski gazetecilerinden biri olan Ilgar Bey’in sözleriydi bunlar. Öylesine beynimde yankılandı ki, bir haftadır sürekli bu konuyu düşünüyorum. Her zaman aklımı kurcalayan ve beni daha derin tarih araştırmalarına iten bu konu, Ilgar Bey'in bu sözündeki kadar öz hiç özetlenmemişti sanki...

Geçen haftalarda dezenformasyon konusuna değinmiştim. Ama tarihin dezenformasyondan nasıl etkilendiği üzerinde durmamıştık. Ama asıl ve en büyük önemli sorun, maalesef ki politik mücadeleler ve amaçlar uğruna tarihin farklı yansıtılmasıdır. İnsanlar geçmişe bakıp ders alabilir, geçmişini bilmeyen geleceğine bakamaz deriz hep. Lakin, eğer bu tarih yanlış ve saptırılmış ise ne yapacağız? Aynı zamanda resmi ideolojilere ve dezenformasyona boyun eğdirilmiş amaçlı tarih, yeni yetişen nesilleri, silahsız ve bilgisiz bırakmaktadır. Eğitim sistemimiz, bir bacağı sakat olarak bırakılmaktadır. Resmi ideoloji ve buna uydurulan eğitim sistemi dışında, dezenformasyon amacıyla büyük bütçelerle yayınlanan sansasyonel alternatif tarih kitapları da mevcut.

Tarihçiler toplum bilincini oluşturmada en önemli kişilerdir ve yazdıkları insanlık tarihi boyunca okunacaktır. Bizde tarihin yanlışlıkları ile ilgili düzenlenen bir Siyaset Meydanı programında bu konu uzun uzun işlenmişti. Taraflar, Milli Eğitim’de kitaplardan sorumlu olan insanlar ile bağımsız tarihçiler idi. Uzun tartışmalar sonunda, eğitim kitaplarının, iyi amaçlar uğruna biraz değiştirildiği kabul edildi. Fakat elbette tartışma bitince konu da kapandı gitti. Resmi ideolojiye uygun tarih yazılmasını eleştiren en önemli isimlerden biri de ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı idi.

Son günlerde yaşanılan Ergenekon olaylarında, yakın tarihin ne derece yanlış yazıldığını da kendi gözlerimizle görmüş bulunuyoruz. Ergenekon kısmı, sadece görebildiğimiz ve eğer doğruysa ortaya çıkan kısmı. Dünyada ve ülkemizde sadece Ergenekon da olmadığına göre, acaba daha neleri yanlış öğrendik, yanlış bildik ve daha neler yanlış olarak tarih kitaplarına geçti? Olaya daha makro anlamda yaklaşırsak, insanlığın bilinen tarihinin ne kadarı doğru? Ya da insanlığın bilinmeyen karanlık tarihi de zaten çoktan biliniyor mu?

Örneğin Roswell bölgesindeki uzaylılara ait merkez, tamamen yanlış yönlendirme olabilir. Uzaylıların insanlarla teması, diğer insanlarla görülmüş olabileceğinden, bu konu tamamen saklanamazdı. Bu nedenle Roswell merkezi kurulup, tamamen gizemli bir hava verildi. Orada uzaylılara ait çalışmalar yapıldığı herkese duyuruldu, birkaç uyduruk uzaylı fotoğrafı yayıldı ve bunların Roswell’de olduğu ortaya atıldı. Merkezden elbette ses çıkmadı, çünkü gizemi devam ettirmeliydiler. Bütün bu olaylar esnasında insanların dikkati Roswell’e çekilerek, belki asıl uzaylı araştırmaları tamamen başka yerlerde yapılıyordu. Ve tarihi anlamda eğer uzaylılar dünyayla direkt temasa geçtiyse bile maalesef tarih sahnesinde buna ait bir kayıt bulunmuyor. Ya da kimilerince uzun uzun tartışılan, aya ayak basılmasının tamamen uydurmaca olduğu, fotoğrafların stüdyoda üretilmiş olduğu konusu da netlik kazanmadı. Yani biz aya ayak bastık mı yoksa basmadık mı? Tarihte şu an aya ayak bastığımız yazıyor.

Osmanlı tarihiyle alakalı da sayısız teoriler mevcut. Orta yolda bir teori de bulunmuyor. Her iki radikal taraf da kendi çıkarlarına uygun şekilde tarihi yansıtıyor.

Ilgar Bey, bilinmeyen ve karanlık kalan günümüz tarihinin ancak bizim göremeyeceğimiz uzun yıllar sonra mutlaka ortaya çıkacağını belirtiyor.

Ilgar Bey’e bir de gençliğin apolitik olması ile ilgili kendi düşüncelerimi aktardım. Güzel bir yaklaşımla çıktı karşıma:
“ Bir ülke eğer gelişmiş ise, bir gencin politika ile ilgilenmesine, araştırmasına, bakanların adını bilmesine gerek kalmaz. Zaten ülke mükemmel bir şekilde yönetiliyordur, gelir seviyesi çok iyidir, insan hakları düzgün bir şekilde uygulanıyordur. Devleti yönetenler de sadece kendi işlerini yapıyorlardır, diğer halktan herhangi biridir onlar da işte. Bu nedenle sorunu az olan ülke ve coğrafyalarda aslında gençlerin apolitik olması doğal ve gereklidir. Fakat bizler gibi belalı coğrafyalarda yaşayanlarda, genel insani sorunları çözememiş olan ülkelerde halen o ka
dar çok sorun vardır ki, gün geçmiyor ki bir skandal çıkmasın, gün geçmiyor ki gündem değişmesin. Bu nedenle de her sıradan insan politikayı bilir, politikacıları iyi tanır. Çünkü hergün her biriyle ilgili sorunlar olmaktadır…”

Tarih ile ilgili internette yeni rastladığım ve okuma listeme aldığım bir kitap mevcut, fakat henüz okumadığım için bir tanıtım yazısı yazmıyorum. Bu kitap şu:

Tarihi Yargılıyorum - Gündüz Vassaf
“Dünyanın neresinde, ne zaman doğmuşsak doğalım, annelerimiz, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor. Onlar giydirdikçe biz de ha babam giyiniyoruz. Çoğumuz, geçmişin elbiselerini günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt bile edemiyoruz. Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiğim bu kitapta kendimizi yargılamamızı yargılıyorum. Tarihimize bakıp “Biz buyuz,” diye sunulanları sorguluyorum. Asırlardır sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızdan kurtulup, tarihten özgürleşip, kendimize farklı bakmaya başlamamızla, nereden gelip nereye gittiğimizin serüveninde, yaşadığımız tarihin de yolunu değiştirebiliriz. “

Bu kitaba ve konuya ilişkin diğer bir yazı:
Tarihi yargılıyoruz- Radikal

01 Eylül 2008 Pazartesi

Tesadüfler ve hayat...

Vladimir'den Aydan Atlayan Kedi'ye, ondan BuzCevheri'ne ve ondan Cevval Portakal'a, Cevval'den de bana gelen mim üzerine ben de boş bırakmayayım dedim. Konumuz tesadüfler. Daha doğrusu konunun aslı "Hayatınızda tesadüflerin yeri nedir?"

Şahsen evrende hiçbirşeyin tesadüf üzere yaratılmadığını, biz anlayamasak bile herşeyin bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Evrenin düzeni ve yasaları, tesadüf faktörüne yer bırakmayacak kadar nettir.Bu nedenle karşıma çok şaşırdığım bir tesadüf çıksa bile, ben üzerinde düşünmeyi tercih ederim. Çünkü bu tesadüfün altında yatan bir sebep ve anlam olmalı, ben de bu tesadüfte hangi rolü hangi nedenle aldığımı anlamaya çalışırım.

Bazı tesadüflerde, Cevval'ın başına geldiği şekilde, biz sadece aracıyızdır. Bir olayın gerçekleşmesine aracılık ederiz. Bazıları ise direkt bizim başımıza gelir ve başkaları aracıdır.

Hiçbirşey tesadüf değildir, belli bir olayın öncesinde veya akabinde, yani birşeyin nedeni ve sonucu olarak oluşurlar. Bunu sadece biz göremeyiz. Bir şehrin algılanması üzerinden örnek verelim. Biz yerden yukarı bakıyoruz, ve etrafımızdaki binaları görüyoruz. Bu nedenle sadece kendi çevremizde olan olaylardan haberdarız. Ama biri şehrin yukarısından bakıyorsa, bizden çok daha fazla şeyler görebilir, tüm şehri izleyebilir. Olaylar da aynı bunun gibidir, bizim algı kapasitemiz çevremizle kısıtlı olduğu için, bütün içinde olayın yerini göremeyiz, bu nedenle de anlayamayız. Evrende oluşan olaylar çok karışık bir yapıya, algoritmaya ve örgüye sahiptir. Buna benzer bir konu Kelebek Etkisi ve Serendipity filminde de işlenmişti. Her olay birbirine bağlıdır, belirli bir nedenle oluşur ve birbirini etkiler. Özgür iradeyle verilmiş kararlar bazen olayların oluşmasını geciktirebilir veya öne de alabilir.

Bazen başıma öyle olaylar gelir ki, kırk yıl düşünsem nedenini anlayamam. Ancak aradan uzun zaman geçtiğinde, o olayın başıma neden geldiğini yavaş yavaş anlamaya başlarım. Çünkü birşeyin olması için, önce onu hazırlayacak şartların oluşması gerekir. Evren de herşeyi mucize gibi önümüze koyamayacağı ve bazı kurallarla işlediği için, birdenbire konuyu önümüze koymak yerine aracılar ve olaylar kullanır. Bazen birşeyin olması için zaman da doğru olmayabilir, daha zamanı gelmemiştir. Herşey, doğru zamanda gerçekleştiğinde anlamlı olur.

Tesadüf gibi görünen bir karşılaşma ile tanıştığım birkaç insanla daha sonrasında sohbetimiz derinleştiğinde, kafalarındaki sorulara karşı kendimce verdiğim birkaç cevap üzerine, hayatı boyunca aradıkları basit cevabın bu olduğunu anladıkları zamanlar oldu. Veya tanıştığım bir insanı, başka bir insanla tanıştırdığımda, birlikte çok büyük işler yaptıkları zamanlar oldu. Benim bu olaylarda tek rolüm aracı olmaktı, evren beni aracı kıldı. Birilerinin bir kayıp bir cevabı bulmasına, birilerinin ise bir başka birileriyle tanışmasına aracılıktı bu.
Hayat göründüğü gibi değil, başımıza gelen herşeye bir işaretmişcesine yaklaşarak, ardındaki anlamı çözmeye çalışmamız gerekiyor. Evrenin bir dili yok, direkt olarak olaylar ve insanlarla sinyallerini gönderiyor.

"There are no coincidences, only the illusion of coincidence."

Mim'i Mental Masturbasyon -MeGu ve Pretty in Think ve Bitli Limon 'a aktarıyorum.

22 Ağustos 2008 Cuma

Glenn Miller Gizemi

Bir önceki iki yazımın birinde boyut atlayan bir uçaktan, bir sonrakinde ise dezenformasyondan bahsetmiştim. Şimdi ise bu iki konuyu aynı başlıkta birleştiren bir konudan bahsetmek istiyorum. Önce bilgisi olmayanlar için, 1930 ve 1940’lı yılların en meşhur orkestrası olan ve hala da büyük bir dinleyici kitlesi olan Glenn Miller orkestrası ile ilgili kısa bilgi verelim:

Gelmiş geçmiş en büyük müzik orkestralarından birinin lideri Glenn Miller, 15 Aralık 1944 gecesi Londra’dan Paris’e gitmek için bindiği Norseman C-64 tipi küçük uçak, Manş Denizi (English Channel) üzerinde kaybolmuş, Paris'e hiç inmemiş ve bugüne dek hiçbir şekilde ne uçağın kalıntısı ne de cesetler bulunamamıştır.


Alton Glenn Miller 1 Mart 1904’te Iowa’da doğmuştur. İlk orkestra çalışmalarına 1934’te başlamış, ancak bildiğimiz Glenn Miller orkestrasının doğuşu 1937’de olmuştur. Orkestranın şarkılarına örnek olarak "In the Mood", "Tuxedo Junction", "Chattanooga Choo Choo", "Moonlight Serenade", "Little Brown Jug" verilebilir.












27 Eylül 1942’de Glenn Miller orkestrayı bırakarak orduya katılmak ve ülkesine hizmet etmek istedi ve Paris’e gönderildi. Miller burada bir ordu orkestrası kurmak istedi ve kendi orkestra elemanlarını buraya getirebilmek için inatla büyük bir çaba gösterdi ve sonunda bunu başardı. Miller’a orduda“Major” ünvanı verildi ve orkestra ordu için çalmaya devam etti. Savaştan sonra Glenn Miller orkestrası Rainbow Corners, ve Hotel de Paree’de program yapmaya başladı. Glenn Miller kaybolduğu gece, orkestrasının daha önce gittiği Paris’e gitmek için yola çıkmıştı, orada Olympia’da bir konser vereceklerdi.

Glenn Miller’ın ölümünden sonra çıkan ve hangisinin dezenformasyon olduğu henüz anlaşılamayan teoriler şunlardır:


  • Miller bahsedilen uçağa binmiştir, şahitleri vardır. Uçak ise hiç inmemiştir. Buna şahit olan birinci kişi, Glenn Miller’in özel şöförüdür. Bu konu da şöförün oğlu olan Brian McCulloch tarafından aydınlatılmış ve babasının kendisine anlattıklarını detaylı olarak aktarmıştır. Babası, Glenn Miller’ı o gece götürdüğü gece klübü, sonra havaalanına bırakması, bagajdan çantalarını çıkarması ve uçağa binerken eşlik etmesine kadar anlatmıştır. Bundan başka bu olayı doğrulayan resmi bir havaalanı çalışanı da vardır.

  • Miller, bir otelde sevgilisinin kollarında kalp krizinden ölmüştür ama o zamanlar orkestra Amerikan Ordu Orkestrası olduğundan olay saklanmıştır. Bazıları uçakla Paris'e indikten sonra bir otelde, bazıları da Paris'e gitmeden önce Londra'da bir otelde öldüğüne dair şahitlik etmektedirler. Bu konu Bild gazetesinde, Udo Ulfkoutte’nin ele geçirdiği Gizli servis dosyalarında okuduğu söylenmektedir. Daha sonra bu konuda araştırmalar yapan Chris Valenti de, bahsedilen gizli servis dökümanlarına kendisinin de ulaştığını belirtmektedir. Karısına ve memleketine sadık bir askerin, sevgilisinin kollarında ölmesi nedeniyle gerçeğin saklandığı savunulmaktadır.

  • Miller’ın arkadaşı ve “The Big Band Era” ile “The Glenn Miller Story” nin yazarı George Simon’a göre Miller o uçağa hiç binmemişti çünkü Miller’da ciddi seviyede uçak korkusu vardı.

  • A.C. Griffith’in anlattığına göre Miller Paris’te vurulmuştur ve birgün sonra da uçak kazası hikayesi ortaya atılmıştır. Bunu da, savaş esnasında Paris’te olan ve olayı gören bir adam ile, savaşta paris’te görev alan bir kadın Amerikan askerinin telegrafta Miller’in vurulduğu haberinin gelmesini kendi gözleriyle gördüğünü anlatmasına dayandırır. Ayrıca bu hikayeyi doğrulayan ve o sırada orada olup, olayı direkt gören Arnold Smith isimli birinin anlattıkları bulunmaktadır. Sevgilisinin kocası tarafından vurulduğunu görmüş olduğunu söylemektedir çünkü cesedi götürürlerken genç bir adamı da tutukladıklarını belirtmektedir.

  • Miller’ın uçağı yanlışlıkla Royal Air Force tarafından bombalanarak düşürülmüştür. Royal Air Force’un logbook’larını tutan Fred Shaw, o tarihte yanlışlıkla tek motorlu küçük bir uçağın bombalanarak düşürüldüğünü kaydetmiştir. İngiliz Savunma Bakanlığı da nedense ta 1985’te böyle bir açıklama yapma gereği duymuştur.

Günümüze dek ne yazık ki Glenn Miller’ın ne cesedi, ne de uçakla ilgili herhangi bir iz veya kalıntı bulunamamıştır.


Sembolik Glenn Miller mezarı, Nisan 1992’de Miller’ın kızının isteğiyle, Arlington National Cemetery adlı savaşta ölenlerin bulunduğu bir mezarlığa taşınmıştır.




Ayrıca 1953 yılında gösterime giren, Anthony Mann’ın yönettiği ve başrollerini James Stewart ile June Allyson’ın oynadığı “The Glenn Miller Story” adlı bir film bulunmaktadır.

http://www.imdb.com/title/tt0047030/



Glenn MILLER orkestrasının solo trompetçisi Yarbay STANLEY, 1962 yılında Ankara’da görevli olarak bulunduğu sırada Amerikan Büyükelçiliğinde dinlediği Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrasını çok beğenmiş ve kendi çabaları ile orkestraya güncelliğini her zaman koruyan, ölümsüz eserlerden oluşan bir caz repertuarı kazandırmıştır. Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrası 1969,1970 ve 1974 yıllarında Türkiye’de yılın sanatçısı seçilmiştir. Şu an bu orkestranın ismi CAZIN KARTALLARI ORKESTRASI” olarak değiştirilmiştir.

Glenn Miller’ın uçağının resmi kayıt bilgisi şöyledir:
Plane Registration-44-70285 (PlaneCrashInfo.com)
Military Service Number-550
Uçaktaki diğer 2 kişi: Pilot John Morgan ve Lt. Colonel Baessell
------------------------------------------

Uçak kazalarında hayatını kaybeden top-ten müzisyenler:
------------------------------------------
10. Randy Rhoads (Yaş 25 - Ozzy Osbourne’un lead gitaristi)

Tarih: 19 Mart 1982

9. Otis Redding (Yaş 26- Rock‘n’roll şarkıcısı) ve Bar-Kays adlı grubunun 4 üyesi
Tarih: 10 Aralık 1967

8. Ricky Nelson (Yaş 45- Rock‘n’roll şarkıcısı) , Stone Canyon adlı grubunun 5 üyesi ve nişanlısı
Tarih: 31 Aralık 1985

7. Aaliyah (Yaş 22 - R&B şarkıcısı ve aktris)
Tarih: 25 Ağustos 2001

6. John Denver (Yaş 53, country şarkıcısı)
Tarih: 12 Ekim 1997

5. Patsy Cline (Yaş 30, country şarkıcısı), menejeri Randy Hughes, ‘Cowboy’ Copas ve ‘Hawkshaw’ Hawkins.
Tarih: 5 Mart 1963

4. Jim Croce (Yaş 30, Rock şarkıcısı), grup arkadaşı Maurice Muehleisen, komedyen George Stevens.
Tarih: 20 Eylül 1973

3. Stevie Ray Vaughan (Yaş: 35, blues gitaristi )
Tarih: 27 Ağustos 1990

2.The Lynyrd Skynyrd grubunun vokalist ve şarkı yazarı Ronnie VanZant, gitarist Steve Gaines, vokalist Cassie Gaines
Tarih: 20 Ekim 1977

1. Buddy Holly, Richie Valens, The Big Bopper
Tarih: 3 Şubat 1959.
Ayrıntılı bilgi için: Müziğin öldüğü gün

 
design by suckmylolly.com