27 Nisan 2014 Pazar

E-sigara- 19.gün

Bir önceki yazımda anlattığım elektronik sigara maceramın 19. günündeyim.

İlk bir hafta içerisinde e-sigaradan başka 3 tek dal normal sigara içmiştim. 2 haftadır da sadece elektronik sigara içiyorum.

Durumum şöyle: Normal sigara kokusu duyduğumda hala canım istiyor, öyle tiksinme gibi bir durum yok.
Ancak e-sigaradan alınan terapatik nikotin sayesinde çok zorlayıcı bir istek olmuyor.
Birazcık irade ile de sadece e-sigaraya devam ediyorum.

En klasik ve olmazsa olmaz sigara içme anları olan yemeklerden sonra, kahve ile, içki ile vb durumlarda da e-sigarayla idare ediyorum. Bir zorlanma yaşamadım.

E-sigara likitinin nikotin seviyesini sırasıyla 18 mg- 9 mg ve en son 6 mg a düşürdüm. ( 1 ml'de). Günde 0,3-0,5 ml likit tüketiyorum. Ben zaten sigara içerken de en hafif sigaranın slim olanından içtiğim için ben daha kolay nikotini azalttım ama yoğun ve ağır sigara içicileri nikotin miktarını azaltmada bu kadar hızlı davranmasınlar.

Sigarayla aynı şey değil, kokusu da tadı da başka, yani aslında el alışkanlığı-dudak alışkanlığı-psikolojik alışkanlık ve nikotin alışkanlığı replasmanı yapıyor bir yerde. Ama koku da tat da sigara değil.

3. haftayı bitirmek üzereyken, ilk haftalara göre sigara isteğim daha azaldı.
Sabah uyanınca ciğerlerim daha sağlıklı.
Daha rahat nefes alıyorum.
Koku olmuyor.
Ağzımın tadı hakikaten değişmeye başladı, bazı şeyler daha lezzetli gelmeye başladı, bazılarıysa eskisi kadar güzel gelmiyor.

Benim amacım kalıcı e-sigara içmek değil, kendime eziyet çektirmeden yavaş yavaş sigaradan kurtulmak amaçlı e-sigaraya geçtim. Sanıyorum en geç 1 yıl içerisinde de bunu da bırakmış olurum. Amacım her ay nikotini biraz daha azaltarak en son sıfır nikotinli satılan likitlere geçmek ve en son da tamamen bırakmak.
Bu şekilde yavaş yaptığım için birden kilo alma gibi dertler de olmayacak gibi görünüyor. Ancak artan lezzet hissi nedeniyle canım eskisine göre daha fazla yemek istiyor.

Ben size arada bu konuda durum güncellemesi geçmeye devam edeceğim.
E-sigaraya geçecek olanlara tavsiyem, mutlaka alırken yedek batarya ve atomizer/clearomizer almaları. Ya da ikili satılan set sigaraları tercih etmeleri. Çünkü batarya bittiğinde zor durumda kalabilirsiniz, amaç eliniz normal sigaraya gitmesin :-)  Modele göre atomizer/clearomizer ise zaten sarf malzemesi, kullanıma göre 3-5 günde bir yenisi ile değiştiriliyor...

Bir önceki yazımda detaylarından bahsettiğim VG likitlerden Queen's markasının Captain Kid ve Fresh Deckhand sipariş etmiştim ( 6mg ). Captain Kidd çikolata ve naneli, aşırı derecede tatlı geldi,midem bulandı ve içemedim. Fresh Deckhand ise naneli ama daha denemedim. Captain Kidd'de boğaza vurum ve buhar üretimi yok denecek kadar az. Yani bir daha asla kullanmam.

Yurtdışından sipariş ettiğim Halo premium likitleri ile ilgili de mayıs ayı içerisinde sizleri bilgilendiriyor olacağım...



15 Nisan 2014 Salı

Elektronik sigara maceram :-)

Bunca yıllık profesyonel spor geçmişime rağmen, vaktinde bir defa bulaştığım ancak zevk alıyorum diye daha önce kurtulmaya çalışmadığım ancak daha sonra ne kadar illet bir alışkanlık olduğuna karar verip de, sigara alışkanlığımı bitirme vaktinin geldiğini düşünerek, elektronik sigara ile kendime yeni bir sayfa açmaya karar verdim :-)

Sigara deyince şartlanmış şekilde "irade" diye verilen cevaplardan çok hazzetmediğimi hemen söylemeliyim. Elbette her türlü alışkanlık irade ile çözülür. Ancak insanoğlunun kendi tercihleri de vardır, benim tercihim kendimi sıkıntıya sokmadan bu sorunu halletmek idi. Bir günde bıraksaydım muhtemelen çok kilo alacak, sinirli olacak, sigara içen arkadaşlarımdan ve ortamdan kaçmaya çalışacaktım. E bar işleten biri olarak, bu nasıl mümkün olabilir ki? Birçok örneklerinde olduğu gibi yeniden başlama oranını azaltmak ve vücudu krize sokmadan daha uygun bir şekilde kurtulmak için bu yolu seçtim.

Bu nedenle, yurtdışında birçok ülkede yasal olan ancak vergilendirme mevzuatı konusunda çözülemeyenler nedeniyle ve ülkemizde kimi kartellerin pazar payı endişesiyle olduğunu düşündüğüm bir şekilde yasallaştırılamayan elektronik sigara denemeye karar verdim. Önce bununla ilgili envai çeşit yurtiçi-yurtdışı makale-araştırma okudum. Zararı ile ilgili birşeye rastlayamadım, sadece olabilecek zarar, nikotin miktarını likitlerde ayarlayamamaktan mütevellit fazla nikotin almak olabilir veya merdivenaltı tabir edilen yerlerden orjinal olmayan likit almaktan kaynaklanabilir. Üzerine bir de yurtdışında akademik kariyeri olan bir İngiliz arkadaşın elektronik sigaranın masumiyetini ispatlarcasına tezi ile ilgili onunla sohbet edince, kesinlikle e-sigaraya geçmeye karar verdim.

Birkaç kişinin tavsiyesi ile www.sonsigaran.com sitesinden alışveriş yapmayı tercih ettim. Çünkü en önemli sorun, ülkemizde satışı yasallaşmadığından dolayı, devletin milleti zorla kaçak-merdivenaltı ürün almaya itmesiydi ve bu site orijinal ürün satmasıyla ilgili birçok yerden iyi referanslar almıştı.

Ben şahsen ince ve çok az nikotinli sigara içtiğimden ve tüketimim zaten fazla olmadığından dolayı, ince tipli bir e-sigara seçtim: Kanger E-smart. Bunu da sonsigaran.com bana tavsiye etti.  http://www.sonsigaran.com/elektronik-sigara/elektronik-sigara-baslangic-seti-tek-esigara/kanger-e-smart

Ancak çok daha yoğun içiyorsanız, daha yüksek pil ömrü ve buhar gücü olan orta boy veya daha büyük boy olanlarından almalısınız.

Benim aldığımın içinde 2 tane e-sigara var, böylece şarjı bittiğinde ötekini kullanabilirsiniz. E-sigara prensip olarak şu parçalardan oluşuyor:
Clearomizer ve atomizer: Burası likiti koyduğunuz yer
Batarya
Ağızlık kısmı
Usb ve priz şarj kablosu

Sonra iş likit seçmeye geldi, ben Liqua, Joyetech ve Flavour art likit denedim. Nikotin seviyelerini ise 18- mg, 9 mg ve 6 mg olarak seçtim. 18'lik ağır geldi, 9 fena değildi, 6 biraz hafifti ama bana uygun olması gereken oydu. Burada anlatılan şey 1 mililitrede 6 mg nikotin bulundurması idi. Prensip, orta seviye bir niktonle başlayıp sonra yavaş yavaş azaltarak sıfır nikotinli likitlere geçmek ve zamanla bırakmak. Yalnız, sadece VG olan likitleri denemek için Queen's VG likitlerinden deneyeceğim ve de sonraki hedefim premium likit kategorisindeki pg+vg olan Halo...

Likitlerin içinde 4 madde var: Propilen Glikol (PG), Bitkisel Gliserin (VG), aroma, su, terapatik nikotin
PG de VG de yediğimiz birçok maddede bulunan şeyler olmasına rağmen kimi kişilerde oluşan PG alerjisi nedeniyle (kızarıklıklar vb), sadece VG içerenleri tercih edenler de var. Ancak sigara doygunluğunu arayanlar için, PG içerikliler daha doldunt at, VG içerikliler ise bol buhar üretirler. Yani alerjisi vb olmayanlar için ikisinin karışımıyla yapılanlar daha mantıklı görünüyor.

Bildiğiniz gibi elektronik sigara duman değil buhar üretiyor. Yani içinde sigarada olan binlerce zehirli madde, katran vb yok.

Tecrübelerime gelince, e-sigaraya geçeli tam 6 gün oldu. İlk 3 gün birer dal sigara içtim ama 3. gün yarısında söndürdüm, bir tuhaf geldi. Ben nikotin oranını bilinçli olarak ve gereğinden hızlı şekilde düşürdükçe, ilk başlarda azalan sigara isteğim artmaya başladı ama dayanılamayacak birşey değil an itibariyle. 4 gündür sadece e-sigara içiyorum. İlk günlerde ciğerlerimde bir sıkışma ve baş dönmesi hissettim, araştırdığımda vücudun sigaraya ait katranı atmaya başladığı için böyle şeyler olabileceği yazıyordu. Bugün itibariyle bir sıkışma hissim yok. İlerleyen günlerde tecrübelerimi anlatmaya devam edeceğim. Bu arada e-sigara ile ilgili çok iyi bir forum sitesi var:  http://www.esigara.us/anasayfa.php   Burayı karıştırmadan birşey almamanızı öneririm. Diğer sık sorulan sorular ve cevapları için: http://www.sonsigaran.com/Sigara-birakma
Sigarasız günler dileğiyle :-)



4 Şubat 2014 Salı

Yeni resmi Elvis Presley Fan Klübümüze davetlisiniz !


Kulüp Manifestomuz:
https://www.facebook.com/elvisturkiye
Öncelikle neden yeni bir Elvis Presley Fan klübü oluşturma ihtiyacını hissettiğimizi açıklamak isteriz.
Elvis Presley Enterprises ile görüşmelerimizde, bize kendi inandığımız yol doğrultusunda klübü yürütebileceğimizi belirttiler, aşağıda anlatacaklarımızı onlara da anlatarak onayını önceden aldığımızı belirtmek isterim.

Bildiğiniz gibi Elvis Presley, müzik tarihindeki en önemli idollerden ve rock müziğin atalarından birisidir.
Maalesef, Elvis Presley ülkemizde bu yönde pek tanınmamakta ve genelde animasyon gösterisi veya palyaço gibi kullanılarak imajına zarar verilmektedir. 
Peruğu takıp süslü birşeyler giyen ve sesi bırakın Elvis'i, vasatın vasatı bir şarkıcıdan bile daha kötü kişiler, sesini biraz kalınlaştırıp yayarak Elvis şarkıları söylemektedirler. Dünyanın en iyi şarkıcılarından birini bu şekilde temsil etmek hakikaten acı verici. Bu gibi taklitlere genç nesilin gülüp dalga geçmesine ve Elvis'i böyle tanıyıp anlamamasına şaşmamalı. Bu işi düzgün yapanların alınmamasını rica ediyorum.

Ve Elvis'i sahiplenen bazı kesimler de adeta holiganvari bir yaklaşımla, başka müzik türlerini veya sanatçıları dinlemeyi reddetmiş, içine kapanmış ve bu tavırla da Elvis'in müzik tarihindeki önemini insanların anlamasına bir bakıma istemeden de olsa engel olmuşlardır.  Bu yönde doğru olarak çaba gösteren birçok kişi bulunsa da, onların çabaları da yetersiz kalmıştır. Elvis'i anlamak ve dinlemek için, diğer sanatçıları yok saymaya, başka grupların fan klüpleriyle kavga etmeye gerek yoktur. Herkes Elvis'i kendi istediği şekilde sevebilir, birinin bunun yönünü çizmesi veya kendince kurallar koyması doğru değildir.

Peki Elvis'i bilmek ve doğru anlamak neden önemli? Nasıl tarihimizi bilmeden ileriye bakamayacaksak, aynı şey müzik tarihi için de geçerlidir. herkes Elvis Presley'in müziğini sevmek veya dinlemek zorunda değil; fakat anlamak ve saygı göstermek durumundadır. Çünkü Elvis ve onun gibi bazı kişilerin çabaları,çektikleri,verdikleri savaş nedeniyle şu an dinlediğimiz müziği dinleyebiliyoruz. Yurtdışında birçok bilinen sanatçı Elvis konusuna böyle yaklaşmakla beraber maalesef Türkiye'de yeni nesile bu konu pek anlatılamamıştır.

Elvis Presley'nin müziği, o günkü şartlarla değerlendirilmelidir. Elbette günümüzdeki teknolojik imkanlar, aletler, bilgi o zaman mevcut değildi. Elbette bugünün imkanlarıyla yaratılan eserlerle kıyaslanamaz. O imkanlar dahilinde, o günün inançlarıyla ve zorluklarıyla, neredeyse kilise tarafından rock'n roll söylediği için aforoz edilme tehlikesine dahi yaklaşan, rock'n roll'u bitirmek adına uzun askere gönderilen Elvis Presley'nin çektiklerini anlamak kolay değil. O bu savaşı vermeseydi, şu an müzik sektörü nerede olurdu tahmin etmek hakikaten zor. Osmanlı'da matbaa yasaklanmasaydı neler değişebilirdi bir düşünün, aynı şekilde Elvis de pes etmediği için bugün buradayız.

Tüm bunları yaparken, sözleşmesi bulunan menajeri nedeniyle,istemediği filmlerde oynatılarak istemediği şarkılar da söylettirilmiştir. Ondan önce bir superstar yoktu, o, bu caimada superstar olmak ne ise bize gösterdi ama aynı zamanda bunun bedelini de hayatıyla ödedi. Kapalı kapılar ardında dünyadan kopuk bir hayat yaşadı, hayallerini gerçekleştirme imkanı bulamadı. Fakat bunlar yaşanırken garip bir şekilde saflığını ve iyiniyetini hiç kaybetmedi ve parasını etrafa ve muhtaçlara düşünmeden sürekli dağıtması nedeniyle bir kaç defa tüm parasını kaybetti.

Tüm bu detaylara ilerleyen zamanlarda geleceğiz. Derneğimizin başkanı bendeniz Arzu Kaner, Başkan yardımcısı ise Aslı Mühürhancı'dır. Bayanlar tarafından yönetilen TR'nin lk Elvis Klübüyüz, çünkü Elvis hayranıyız :-). Ve sadece Elvis de değil, müzik tarihinde hayranı olduğumuz birçok kişi ve grup var. Amacımız Elvis'i doğru tanıtmak ve anlatmaktır.  Web sitemiz: www.elvisturkiye.com  olup halen yapım aşamasındadır, bittiğinde haber vereceğiz. Yazar alımlarına açığız, lütfen bu konuda bizimle irtibata geçiniz. Twitter adresimiz: https://twitter.com/elvisturkey

Selam ve saygılarımızla,



8 Ocak 2014 Çarşamba

Elvis meets the Beatles!

Rock'n Roll'un kralı Elvis Presley'nin bugün doğumgünü...Bu nedenle, bu ay 15 Ocak'ta Mojo Beyoğlu'nda, 2 efsaneyi aynı sahnede onurlandıracak kaçmaz bir konser haberi verelim:

"“Türkiye’nin Elvis’i” olarak tanınan Serhat Kaner, Türkiye’deki en iyi Elvis yorumcularından biri. Çok geniş bir repertuvara ve sadece ülkemizde değil, Avrupa’da da büyük hayranlık uyandıran müthiş bir sese sahip olan Kaner, 20 yıldan fazla bir süredir sahnelerde müzikseverlerle buluşuyor.

Bilindiği gibi, Meat The Beetles, Türkiye’nin ilk ve tek The Beatles tribute grubu. 2009’dan beri gerek Türkiye’nin, gerek Avrupa’nın en iyi sahnelerinde The Beatles şarkılarını yorumluyor ve izleyicilerin büyük beğenisini kazanıyor.

Serhat Kaner ve Meat The Beetles, bir araya gelerek unutulmaz The King ve Fab Four hitlerini birlikte söyleyecek. Bu yepyeni proje, 15 Ocak 2014 akşamı Mojo’da ilk kez seyirciyle buluşacak. Siz de bu konserde yerinizi alın ve müzik tarihinin altın çağından günümüze gelen eşsiz melodilere kulak verin."





30 Eylül 2013 Pazartesi

Barınak yardımı, ayda sadece 30 TL !

Ayda sadece 30 TL'ye, Kaş Hayvan Barınağı'ndaki bir köpeğe sponsor olabileceğinizi biliyor musunuz? 

O, barınakta kalmaya devam edecek ama siz onun manevi ailesi olacaksınız. Barınaktaki yaşam koşulunun iyileşmesinde ve ona iyi bir yaşam sağlamada büyük bir desteğiniz olacak. 

Sürekli barınaklardaki kötü durumlarla ilgili video ve haber paylaşmak yerine, gerçekten bu koşulları değiştirmek için canla başla çalışan resmi derneğimize bu konuda destek olmak ister misiniz? 

Bir cana el vermek için tek yapmanız gereken aşağıdaki email ile irtibata geçmek ve sonra gönderilen köpek resimleri arasından birini seçerek isim vermek. En son olarak, resmi dernek hesabına ayda 30 TL düzenli ödeme talimatı verdiğinizde herşey tamam olacak. Köpeğinizin resimleri , videoları sizlerle düzenli olarak paylaşılacak. Çözümün parçası olmak istemez misiniz?

Kaş Hayvan Dostları derneği. ( İrtibat: kanerarzu@gmail.com )  
 
Not:Resmi dernek sicil no: BO54VLK4076001.470/4292

28 Ağustos 2013 Çarşamba

ÖNEMLİ DUYURU- ROCKY İÇİN !

ÖNEMLİ DUYURU- ROCKY İÇİN ! Sevgili arkadaşlar, biricik köpeğim Rocky'nin hastalık zamanı ve aramızdan ayrılışında da birçok dostum yazdı, yapabileceği birşey olup olmadığını sordu. EVET YAPABİLECEĞİNİZ BİRŞEY ŞU AN VAR! Rocky'nin anısını onurlandırmak istiyorum. O nedenle Rocky onuruna, Kaş Hayvan Dostları Derneği bağış kampanyası yaptık, Rocky için artık birşey yapamayız ama, Rocky'nin dostlarının karnını doyurabilir ve kısırlaştırılmasına, onun gibi zehirlenenlerin iyileştirilmesine faydanız dokunabilir. Miktar hiç farketmez, sembolik küçük bir miktar da olabilir, damlaya damlaya göl olur. Bu nedenle aşağıda derneğin hesap numaralarını veriyorum. Sizden arkadaş olarak ufacık bir ricada bulunuyorum. Rocky'yi onurlandırmak için, bir kahve parası kadar bile olsa desteğinizi esirgemeyeceğinizi düşünüyorum. Bunu benim için yapar mısınız? 

Yapı Kredi Bankası
Iban: TR19 0006 7010 0000 0092 0651 72
Kaş Hayvan Dostları Derneği

Dear friends, as you know my lovely Dog Rocky got poisened and we failed to heal him beacuse of the strong poison. At that period lots of my friens asked me that if they can do something or not. Maybe he passed away but I really need our help right now to save other dogs in sanctuary at Kaş. There is a legal charity here called Kas Animal Friends Charity, and i will appreciate if you can send even small amounts to help the other dogs...Could you please do that for me to honour the memory of Rocky?




9 Haziran 2013 Pazar

Gezi Parkı İnfografik :-)

Daha büyük görüntülemek için resme tıklayınız:

http://infografik.com.tr/wp-content/uploads/2013/06/GeziParki_Infografik.jpg

Devlet eli nereye kadar?

Not: "Bu yazıyı Taksim Gezi Parkı olaylarından bir hafta kadar önce kaleme almıştım, yeni yayınlıyorum. Gezi Parkı değerlendirmeleri yakında..." 

İnsanların bireysel özgürlük sınırları nerede başlar nerede biter ve devlet buna nereye kadar müdahale edebilir? 

Tüm bu hususlar demokratik anayasada belirtilmesine rağmen son derece ucu açık durumdadır. Anayasada devletin vatandaşlarını alkol gibi zararlı alışkanlıklardan korumasına ilişkin maddeler yer alıyor. Anayasa’da aynen şu ifadeler kullanıyor: “Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır”. 

Burada “gerekli tedbir” sözü, ucu açık olmasına rağmen, kişisel özgürlüklerle ilgili konuyla çakışıp çakışmadığına bakılması gerekir. Ki aklı başında herkes çakıştığını rahatça söyleyecektir. O zaman eskiye dönüp devlet artık bize hangi kitabı okuyup hangisini okuyamayacağımızı da söyleyecek midir?! 

Anayasal ucu açık kılıflar kullanılarak her şey yasaklanabilir. Şunları yeniden hatırlatayım, anlayanlar için: 

II. Dünya Savaşı sırasında Rahip Pastör Nie Moeller'in söylediği gibi: 

"Önce Yahudiler için geldiler, Sesimi çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim 
Sonra komünistler için geldiler Sesimi çıkarmadım çünkü komünist değildim 
Sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım 
Sonra benim için geldiler 
Ses çıkaracak kimse kalmamıştı…" 

 Ya da Alev Alatlı'nın uyardığı gibi:
 "bir mıh kaybettik, naldan olduk 
bir nal kaybettik, attan olduk 
bir at kaybettik, askerden olduk 
bir asker kaybettik, ordudan olduk 
bir ordu kaybettik, vatandan olduk..." 

 Kaldı ki, kötü alışkanlıklar yasaklamayla değil, eğitimle çözülebilir. Televizyonda sigara ve alkol görüntülerinin üstünü kapamakla gerçekten kimse anlamıyor mu, bu kadar dummy bir nesil miyiz? Alkol sorununu aile ve eğitim sistemi çözmelidir, devlet yasağı değil. Hele ki turizm cenneti bir ülkede bu kadar keskin sınırlarla çizili hususlar belirlemek, ülkenin en büyük gelir kaynaklarından turizmi de baltalayacaktır. 

Geçen yıl Fransız bir arkadaşımızı İstanbul’da gezdiriyorduk. Ulus Parkına da götürdük, fotoğraf çekmek istemişti. İstanbullular bilir, en güzel manzaralardan biri de oradadır. Arkadaşımızın elinde saatler önce başka yerde içtiği boş bira kutusu vardı ve yere atmak istemediği için elinde dolaştırıyor ve çöp tenekesi arıyordu. O sırada parkta bir polis yanına geldi ve dedi ki:” Burası İslami bir ülke içki içtirmeyiz, ya buradan gitsin ya da sınırdışı ederim.”. Açıklamaya çalıştık ancak anlamak istemedi. Turist olduğunu, çöp tenekesi aradığını, parkta içmediğini, bu gibi tavırların doğru olmadığını söylememize rağmen parktan bizi kovdu ve turist arkadaşımızı fotoğraf da çekemedi. Kendisine durumu nasıl izah edeceğimizi şaşırdık. Daha o zamandan suların ne yöne akacağı belliydi. 

Alkol ile ilgili saat kısıtlamalarında örnek verilen ve bize göre medeni anlamda daha gelişmiş Avrupa ülkelerine gelince,bahse konu ülkelerin gelir ve refah seviyeleri, kişisel özgürlük alanları da dikkate alınmalıdır. Önce o konuları bir örnek alalım, sonra sıra alkole gelir gelir zaten. 

Diyelim devlet bizi kötü alışkanlıklardan korumak adına baba rolünü giyiyor. O halde GDO yani Genetiği değiştirilmiş olan ürünleri ne demeye bize yedirmeye devam ediyor? Üstelik bunların kanser yaptığı yüzde yüz kesinken? Hadi yedik, kanser de olduk diyelim. Neden bu hastalıkla ilgili gerekli tüm ilaçları getirmiyor ve tam teşekküllü bir sağlık desteği sağlamıyor? 

Ben yakınımdan biliyorum, hadi en gerekli ve ülkede satılmayan, herkesin kendi parasıyla getirttiği temel kanser ilaçlarını geçelim, kemoterapide mide bulantısını tamamen engelleyen bir hap var, 3 tek kapsül 170 TL civarı bir şey, bunu da devletin karşılamadığını biliyor musunuz? Yani deniyor ki, tamam öldürmemeye çalışıyoruz ama süründürmeye meyilliyiz…


27 Şubat 2012 Pazartesi

Pastoral Senfoni-İskoçya


Mayıs 2011’de 1 haftalık gittiğim İskoçya gezisi ile alakalı ne zamandır yazmak istiyordum,sonunda toparlama şansı bulabildim. Öylesine masalsı ve farklı şeyler yaşadım ki, oturunca sanki hepsini yazamayacakmışım gibi geliyordu. Şunu belirtmek isterim ki farklı bir yer görmek isteyen kesinlikle İskoçya’yı tercih etmeli ve sadece büyük şehirlere değil İskoçya’nın “Highlands” diye tanımlanan yerlerine de gitmelidir.

Seyahatimiz Edinburgh ile başladı. Hollyrood Sarayı,  Arthur Seat Tepesi, eski şehirde  Royal Mill Caddesi  ve şehre hakim bir konumu ile tarihi Edinburg kalesini gezdik. Öncelikle Edinburgh’ta hiç yeni bina göremedim, hepsi tarihi, hepsi eski ve özel, hiçbirine dokunulmamış. Hava buraya göre oldukça soğuktu. Ancak insanlar dünyanın hiçbir yerinde görmediğim kadar sıcaktı. Yolda herkes selam veriyor, sohbet açıyor, yardımcı olmaya çalışıyordu ve hepsi inanılmaz güleryüzlüydü.

Edinburgh’taki binaların hepsinin bahçesi var, önünde yer yoksa cadde karşısına kilitli kapılarla bahçelere rastlayacaksınız. Apartman sakinlerinin doğayla baş başa zaman geçirmesi onlar için oldukça önemli.

İskoçya barları geleneksel eski İskoç tarzında ve müzik de İskoç müziği, farklı bir şeye rastlamak zor. Bazı publar ise yüzyıllarca öncesinden kalma ve birçok önemli tarihi şahsiyetin gelip içki içtiği yerler. İskoçlar inanılmaz eğlenceli ve sıcak insanlar.

Edinburgh’ta Bobby’s Bar ve Deacon Brodie’s Tavern’i anlatmadan geçemem. Bobby’s Bar’ın adı meşhur bir köpekten alınma. Bu bar mezarlığa yakın bir konumda ve Bobby adlı bir köpeğin sahibi 1872’de ölünce buraya gömülüyor. Bobby ise mezarlıktan ayrılmıyor ve sahibinin başında duruyor, sadece yemek için hergün saat tam 13’te Edinburgh Kalesi’nden  bir adet top atılır atılmaz, yakındaki barın yanına gidiyor, o zamanlar barın adı başkaymış. Bardakiler de o köpeği hergün beslemeye başlıyor. Köpeğin vefasından çok etkilenen Belediye Başkanı Bobby’yi vatandaşlığa alıyor ve maaş bağlıyor, maaşı da bara ödeniyor. Bobby İskoç vatandaşı olarak öldükten sonra o mezarlığa sahibinin yanına gömülüyor, o barın adı da Bobby’s Bar olarak değiştiriliyor. Şu an Bobby adına bir köpeklere yardım fonu, çeşme ve heykel bulunmaktadır. http://en.wikipedia.org/wiki/Greyfriars_Bobby

Deacon Brodie’s Tavern ise geleneksel bir İskoç barı ancak çok ilginç bir hikayesi var. Deacon William Brodie 1741 doğumlu bir diplomat ve üniversitede ders veriyor. Her akşam o zamanlar adı başka olan bu bara geliyor, kurbanını seçiyor, onunla birlikte çıkarak bir köşede öldürüyor ve cesedini yakındaki kilisenin bahçesine atıyor. Bu seri katil olayı fark edildiğinde Deacon Brodie’yi yakalayıp bu barın tam karşısında kafasını kesiyorlar(Şu an o noktada yerde burasının unutulmaması için bir metal parçası duruyor). Kafası Tıp Fakültesi’nde bir kavanozda herkesin göreceği şekilde halen sergileniyor. Vücudundan ise tüm derisini yüzüyorlar, bu deriden çanta vb yapıyorlar ve bunları çok yüksek fiyatlara satmışlar. O barın adı da o gün bugündür Deacon Brodie’s Tavern olarak kalmış. http://en.wikipedia.org/wiki/William_Brodie

Bar demişken, elbette İskoçya’nın sıvı altın dediği viskisi dünyaca meşhur. Bu nedenle birçok viski imalathanesi var. Biz ikisini gezebildik: Tomatin ve Ben Nevis.  Çeşit çeşit viskiler tatırdılar. İskoç single malt viskisinin yopun olduğu için biraz su katılarak içilmesi gerektiğini öğrendik. Açıkçası deneye deneye kafamız bir dünya dolaştık ama iyi de oldu çünkü İskoçya o mevsimde o kadar soğuktu ki, 2 kat kabanla dolaşıyordum. Ancak ben böyle üşürken İskoçlar kısa kollu gömlekle geziyor ve onların yazının bu olduğunu söylüyorlardı :-) İskoçya malum güneşin az olduğu bir yer, hava nadir açıyor, bunun dışında çoğunlukla kapalı ve genelde de yağmurlu.

Edinburgh’ta  eskiden cadıların yakıldığı yere ise bir platform yapmışlar ve bu anıyı yaşatıyorlar. Ayrıca ilginç şekilde birçok evsize rastladım ancak sorduğumda onların gönüllü olarak sokakta yaşamayı seçtiklerini öğrendim. Hatta benimle cadıların yakıldığı noktada foto çekilmek istediler, yanda. Sabah-öğlen-akşam Kızılhaç minibüsleri bu kişilere sıcak tabldot yemek vermektedir. Aslında İskoçya vatandaşlarının parasız-sefil-sokakta kalmasına kendisi seçmedikçe imkan yok arkadaşlar :) Nedenlerini anlatayım:
İskoçya’da eğitim-sağlık-doktor-ilaç-hastane bedava. İskoçlar işsiz kalırsa devlet ilk 6 ay son maaşını, sonra da maaşının yarısını ödüyor. Bir bayan eğer evli değilken hamile kalırsa devlet bedava ev veriyor, maaşa bağlıyor ve çocuğun yetiştirilmesine ve bayanın eğitimine destek oluyor. Sokakta yatmayı tercih edenlere ise yukarıda bahsettiğim gibi 3 öğün yemek, battaniye, giysi veriyor.

Tabi vatandaşına sahip çıkan sadece devlet değil, vatandaş da ülkesine sahip çıkıyor. Şöyle ki, yere asla çöp atmazlar, siz yanlışlıkla bir izmarit bile atsanız biri koşarak gelip onu yerden alır ve çöp tenekesine atar. İskoçya toprağının her santimi kendilerinin olarak düşünüp seviyor ve koruyorlar. İskoçya’da her sokakta her yerde kameralar var, herkesin her yaptığı kayıt altında.

Ve belki de en alışılmadık şey ise, İskoçya’da yazılı anayasa yok! Geleneklerle gelen kurallara göre yaşıyorlar, bir şey ya doğrudur ya yanlıştır ve yanlışsa kimse yapmaz, o nedenle yazılı anayasa yok ve İskoçlar buna sonuna dek uyuyorlar!

İskoçya bildiğiniz gibi halen Klanlara ayrılmış durumda ve her klanın toprağı ve klana mensup kişiler var. Klana mensup olmayan kişi yok yani. Her klanın başında bir Lord var, her klanın kendine has arması, gelenekleri ve giysi-kilt rengi var. Ayrıca örneğin anaerkil bir klandan bir bayan ile evleniyorsanız, onun soyadını almanız da gerekebilir, klanına göre töre ve gelenekleri değişiyor. Diyelim avlanacaksınız, o zaman o toprağın Lord’u kimse ondan izin almalısınız ve Lord yanınıza refakat edecek birini veriyor. Çünkü bebek hayvanların öldürülmesini istemiyorlar. Avlanmaya gelince, bizim gibi hayvan çiftlikleri yok, hayvanlar çayırlarda serbest dolaşıyor ve avlamak isteyen avlayarak yiyor.

İskoçya baştan başa şatolarla dolu. Kimilerinde hala Lord’lar yaşıyor ama gündüzleri gezilmesine izin de veriyor.

Edinburgh Kalesi’nde Galler bölgesi krallarının diz çökerek tacı giydiği bir taş tutuluyor. Denilene göre aslında orijinal taşı İngilizler almasın diye saklamışlar ve yeri de sadece Klan Liderlerinin bildiği ve nesilden nesile aktarılan bir sır. Şu an o şatoda duran taşı, Galler bölgesinde taç giyileceği zaman alınıyor ve saraya götürülüyor. Ama gerçek taşı sakladıkları için, İngilizler’e duydukları nefret nedeniyle foseptik taşıyla değiştirdiklerini söylüyorlar ve bununla çok övünüyorlar :)  http://www.edinburghcastle.gov.uk/

Edinburgh’un her yerinde “Ghost Tour” diye turlar göreceksiniz. Bilindiği üzere Britanya hayaletleriyle meşhur, “Haunted Britain” diye bir tabir var. Bizim rehberimiz bunu bize dönerken havaalanı yolunda söyledi, korkmayalım diye tur boyunca böyle bir olay olduğundan bahsetmemiş. Savaş zamanlarında saklanılan yer altı dehlizleri var ve genelde buralarda hayalet daha çok görülüyormuş. Ancak orada yaşayanlar garip şekilde hayaletlerle yaşamaya alışmışlar, orada turistik amacı olmayan insanlar bile son derece rahat yaşadıkları hikayeleri anlatıyorlar, artık orada sıradan hale gelmiş bir olay. Şöyle ki, bunu araştıran birçok site var, ben de İskoçya dönüşü bunlara bakarken fotoğrafları gördüm ve sonra şans eseri benim de Inverness’te İsa’nın havarileri’nden birinin kilisesinde bir hayalet fotoğrafı çektiğimi fark ettim! Hatta bozuk çıktı diye üst üste 3 foto çekmişim ve aslında ilk çekilen bozuk değilmiş. Işık oyunu olup olmadığını da profesyonel fotoğrafçılara baktırdım, kesinlikle (artık neyse) bir şeyin fotoğrafını çekmişim yani :) Baktığım site : http://www.ghostfinders.co.uk/photos.html
Benim fotolar ise:




Edinburgh’ta pencere camları dikkatinizi çekebilir, halen elde yapılmış tam düzgün olmayan camlar kullanıyorlar. Ayrıca kimi pencerelerin tuğla ile örüldüğünü göreceksiniz. Bunun nedeni zamanında İngiltere’nin İskoçya’ya düpedüz “ışık vergisi” koyması ve pencere sayısına göre vatandaştan vergi kesmesi. Buna tepki olarak bunu yapmışlar. Şu an bu vergi elbette yok ama sembolik olarak bu olayın unutulmaması için bazılarını bırakmışlar.

Ve elbette İskoçların yoğun İngiliz nefretini anlatmama gerek yok :) Öyle ki hayatın her alanında, komedide, sohbetlerde, Tv’de, kitapta, devlette, herkeste bunu sürekli görebilirsiniz. Şu an halen bağımsızlıklarını almak için uğraşmaktalar. Ve bağımsızlıklarını aldıklarınında meşhur İskoç Sean Connery’yi Cumhurbaşkanı yapmayı düşünüyorlar. :)

Büyülü Edinburgh’tan sonra otobüsle İskoçya Highlands olarak adlandırılan dağlık bölgeye hareket  ettik. Yolculuğumuz esnasında Pertshire dağlık bölgesi,  Pitlochry kasabası, 800 yıllık tarihi olan Blair Şatosunu ziyaret ettik. Ardından 16.yüzyılda  Jakoben ayaklanmaların yer aldığı bölgeyi gezdik  Gezimizin devamında ise Aviemore kasabasını ve Caimgorns Ulusal Parkı gördükten sonra Highlands’in  merkesi ve ‘başkenti’ sayılan  Inverness’e  vardık. 
Bu yolculuk tam bir pastoral senfoniydi.  İsveç’in yeşilini beğenmiştim ama bu kadar mistik ve masal dünyası güzelliğini orada görmemiştim. Hele ki İnverness yakını şu an adını hatırlayamadığım bir kasabayı asla unutamayacağım. Bu kasabada genelde tek veya 2 katlı evler var. Hepsinin bahçesi var ve bahçelere giriş dışarıdan. Evlerinin kapıları da hep açık. Bunun nedeni, orada sormadan izin almadan evlerine veya bahçelerine girip oturabilir, sohbet edebilir, bahçelerinde barbekü bile yapabilirsiniz ve kimse ne yapıyorsun demez :)

Inverness’ten sonra  Nessie ‘göl canavarı ‘ efsanesi ile meşhur Loch Ness ( Ness Gölü ) tekne gezisine çıktık. Teknelerde yeraltındaki hareketliliği ölçen göstergeler var ve Nessi’ye rastlama umuduyla geziyorsunuz. Nessie’nin bir fotoğrafını çekmek bile yüzbinlerce dolar ödülü garantilemek demek :)


Teknemiz yol üzerinde İskoçya tarihinde büyük savaşların gerçekleştiği  Urquarth Kalesi'nin harabelerini gezmemiz için yanaştı.  http://www.castles.org/Chatelaine/URQUHART.HTM
Burada ilginç bir anım da oldu, paylaşmak isterim. Her kalenin küçük bir hediyelik dükkanı var, orada alışveriş yaptım ve kasada sıra beklerken yan binada kaleyle alakalı bir video gösterimi için beni beklediklerini söylemeye geldiler. Kasiyere yaklaştım ve elimdekileri oraya bırakıp sonra ödemeye gelip gelemeyeceğimi sordum. Bana aynen şöyle dedi:” Önemli değil, alın poşete koyalım alın götürün, film bitince gelir ödersiniz”. Duyduklarıma inanamadım! Elimde 3 torba hediyelik eşya ile dükkandan ödemeden çıktım ve yarım saat sonra da dükkana geri gelip ödememi yaptım !  Zihniyet farkını anlayabiliyor musunuz? Onları ödemeden alıp kaçacağımı dahi düşünmüyorlar çünkü İskoçya’da kimse bunu yapmaz. 

Sonra  5 göl ve 3 nehrin olduğu ve İskoçya’nın en çok fotoğraf çekilen The Grat Glen bölgesinin  doğa manzaralarına tanık olduk. Ardından İskoçyalı (Highlander) filmiyle çok meşhur olan Eilean Donan kale ve şatosuna geçtik. http://www.eileandonancastle.com/
Sonraki güzergahlarımız Skye  kasabası, Cullin Dağları, Balıkçı köyü Mallaig, Gleinfinnan ve   Harry Potter filmin bazı bölümlerin çekildiği mekanlar,  21 kemerli tren yolu viyadüğü, tarihi Fort William ve Glensoe kasabaları, Batı İskoçya sahilinde yer alan Oban kasabası, Trossachs Ulusal Parkından geçerek Bonnie Banks  ve Loch Lomond gölü, İskoçya tarihi boyunca İngiliz hanedanlara karşı en büyük savaşların gerçekleştiği Stirling bölgesindeki Stirling kale ve şatosu ile “Da Vinci’nin Şifresi” filminin son sahnesinden hatırlayacağınız Rosslyn   Chapel’ine gittik. 
Şapel, Norman şövalyelerinden soylu bir aile olan Sinclair ailesinden William Sinclair tarafından 15.yy ortalarında inşa edilmiştir. İçerisinde filmden de hatırlayacağınız gibi her taşın, her çizginin, her şeklin çok derin sembol ve anlamları vardır. http://www.rosslynchapel.org.uk/

İskoçya Masonluğun doğduğu yer olarak bilinir ve İskoç vatandaşlarını çoğu masondur. Bu nedenle taş işçiliği çok önemlidir ve bu nedenle de tüm yapıları taştan ve eskidir. İskoçya’daki mezarlıklarda masonların mezarları diğerlerine göre ters tarafa bakar ve üzerinde masonluğa dair derecesini gösteren işaretler bulunur.


Son duraklarımızdan biri olan Stirling Kale ve Şatosu’nu Braveheart yani Cesur Yürek filminden hatırlayacaksınız. Bu filmde anlatılan hikayeler ve savaşlar burada geçmiştir. Girişte King Robert The Bruce ve William Wallace’un heykelleri var. Wiliiam Wallace bilindiği gibi gerçekten ülke için en büyük kahraman ve önemli bir sembol. 
Film ile alakalı sorular sordum ve filmde bahsedilen William Wallace’ın savaşmaya karar vermesine neden olan aşk hikayesinin gerçekte olmadığını ve de filmde William’a ihanet eder görünen Robert The Bruce’un aslında ihanet etmeyip hep Wallace’ı desteklediğini, birlikte savaştığını belirttiler. 


Filmde bu detayların farklı olmasından İskoçlar rahatsız değil, tam tersi film sayesinde kahramanlarını dünya tanıdığı için mutlular. Yani Türkiye’de Fetih filmine getirilen eleştiriler gibi şeyler olmuyor bu ülkede.  http://www.stirlingcastle.gov.uk/


Şu an hangi şehir olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım Oban’de Topkapı adlı bir Türk restoranına rastladık ve elbette hemen konuşmak için içeri girdik. Buranın sahibi olan Türk yaklaşık 40 yıl önce buraya gelmiş ve hayatından çok memnun. Aklıma kazınan şu cümleleri söyledi bize: “Asıl vatansever İskoçlar, Türkler değil. Biz vatanımızı sevmiyoruz. Gerçek vatan sevgisi nasıl bir şey, Türkler’in gelip İskoçları görmesi lazım…”

İskoçya’da çok az Türk var, hatta yok denecek kadar az. Diğer yandan tur için gelen Türkler de çok az olduğundan Türklere alışkın değiller, dilimizi duyunca yadırgayıp neredeyse herkes nereli olduğumuzu ve hangi dili konuştuğumuzu sordu. Türk olduğumuzu duyunca önce şaşırdılar sonra da bizi çok sevdiklerini söylediler. Birinci sebep Fenerbahçe’nin Chelsea maçına çıkarkan Braveheart müziği ile İngilizlere karşı sahaya çıkması :) İkincisi ise meşhur Kral Arthur’un Türk olduğuna inanamaları. Bunu duyunca çok şaşırdım, genelde bu tip hikayeler bizden çıkardı. Ama İskoçlar bu konuya ciddi şekilde inanıyorlar. Osmanlı İmparatorluğu zamanı ülkeye görevli olarak atanan bir Türk olduğuna, zamanla orada evlendiğine ve daha sonra ise büyük bir adil kral olduğuna inanıyorlar. Kral Arthur konusunda bunca araştırma sahibi biri olarak gerçekten bunu duyduğuma son derece şaşırdım. Ayrıca Arthur’un Excalibur’u aldığına inanılan gölün de, her ne kadar İngilizler kendilerine mal etmeye çalışsa da Highland civarında olduğunu belirttiler.

İskoçya gezisi anlatmakla bitmez ancak sadece önemli noktaları anlatmakla yetindim, gezdiğim her yerle alakalı detaylı bilgi veremedim. Tarih, doğa, farklı kültür arıyorsanız kesinlikle kaçırmayın derim. Benim için rüya gibiydi, tekrar gitmek için sabırsızlanıyorum…


(Özel not: Özel tur rehberimiz süper insan Emre Özkurt ve yarı İskoç yarı İtalyan ve aynı zamanda Kraliyet Orkestrası Müzik profesörü olup da boş zamanlarında özel grup gezdiren Alberto Massimo 'ya da sonsuz teşekkürler.)

Son olarak, orjinal William Wallace:


20 Şubat 2012 Pazartesi

Fetih 1453 başarısı !


Geçtiğimiz cumartesi günü gösterime girdiğinin 3. günü çok konuşulan Fetih 1453 filmini izlemeye gittim. Ancak beğenilerin çeşitliliği ve zaten böyle de olmasını sağlıklı bulduğum için, daha önceden okuduğum veya duyduklarım hakkında kulaklarımı kapayarak tamamen önyargısız olarak seyrettim.

Fetih 1453, gerçekten üzerinde ciddi emek verilmiş bir film. Faruk Aksoy’u tebrik ediyorum. Hollywood filmlerini aratmadığını söyleyebilirim. Özellikle Ulubatlı Hasan rolünü oynayan İbrahim Çelikkol rolün hakkını inanılmaz derecede iyi vermiş. Cast oldukça iyi seçilmiş. Sultan Mehmet Han rolündeki Devrim Evin’in de role oturduğunu düşünüyorum. Sadece Era rolündeki Dilek Serbest hem görünüş hem oyunculuk hem de replikleri açısından filme çok oturmadığını söyleyebilirim.

Konu güzel işlenmişti, birçok yerde gerçekten tüylerim diken diken oldu. Yaşadığım şehrin kıymetini bir daha hatırladım. Dünyada kutsal olan 3 şehir için ( Kudüs-İstanbul-Roma) çok kanlar dökülmüştü ve üzerinde yaşadığım topraklarda belki hiçbir yerde olmadığı kadar şehit yatıyordu. Film Cennetin Krallığı filmine de bence bu bakımdan doğal olarak benziyordu. Lağımcıların sahnesi çok etkileyiciydi.

Filmde rahatsız edici diğer konu ise, Bizans’ın fazla itici ve kötü gösterilmesiydi ki bu konu diğer ülkelerde tepki yaratacaktır, herkesin keli kendine mis kokar mantığı başımızı derde sokabilir. Buna ihtiyacımız olmayan bir medeniyetten gelmekteyiz.

Gemileri karadan geçirme konusunun ise bildiğim kadarıyla savaşın kilit noktası olmasına rağmen çok kısa geçildiğini gördüm, fikir-neden-sonuç daha iyi incelenebilirdi.

Bu 3 eleştirim dışında, filmi çok beğendim ve tekrar tekrar izleyebilirim. Birçok açıdan eleştiren insanlar var, kimilerini ise hiç anlayamıyorum. Bir örnekle açıklayayım:

Örneğin ben İskoçya’ya gittiğimde Braveheart William Wallace’ın gerçek hikayesini anlattı İskoçyalılar. Filmde doğru olmayan birçok şey olduğunu ama ana hatların doğru olduğunu belirttiler. Mesela bir aşk konusu gerçekte yokmuş ve diğer bir örnek de Robert The Bruce William’a ihanet etmemiş, tam tersine hep onunla birlikte savaşmış.  Ama buna rağmen herkes filmi çok seviyor ve eleştirmiyor. Kendi kendimizi yerden yere vuran egoya sahip olan toplum biziz. 


Bir konu film yapıldığında, eğer konu tarihi ise elbette detaylar tarihte tutulmadığından bilinemez ve senaryolaştırılır, bazı öğeler eklenir. Bunlar eklenmezse zaten belgesel olur,film olmaz. Belgesel seyretmeyiz, kitap okumayız, ancak bol bol eleştiririz. “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan” bir ülkeyiz. Bu nedenle de hiçbir başarılı insanın değerini bilmeyiz, hepsini büyük çabalarla ülkeden kaçırırız.

Kardeşim, adam uğraşmış yapmış filmi. Elbette genel hatlar dışında senaryoda eklemeler olmuştur, her şey filme dönüştürülürken bu yapılır. E bi zahmet otur da birkaç satır okuyup gerisini ve doğrusunu kendin keşfediver. Herşey ayağına hazır gelmesin. Tarihini okuyup öğrenmeye bir vesile olsun bu film, olmaz mı?

Bir de filmin geçmişte fetihle alakalı yapılan çizgi filmin aynısı olduğunu söyleyen yarım akıllılar çıktı. Güzel kardeşim, İstanbul’un fethinin konusu zaten aynı, çizgi filmden farklı olsun diye başka şekilde mi fethettirsin adamlar?

Yok efendim başka filmlerden çalıntı sahneler varmış. Bahse konu filmlerin de büyük fanatiği biri olarak dikkatle baktığım halde çalıntı bir sahne göremedim. Yüzüklerin Efendisi’nde kale savunma sahnesi vardı. Eee burada da kale savunuyorlar. Kale savunmada o çağlarda o ekipmanlar kullanılıyor zaten. Ne yapsınlar mancınıkla adam mı atsınlar kaleden içeriye?

Bir diğer eleştiri de İstanbul görüntüleri ile ilgiliydi, yok efendim paint’te yapmış gibi basitmiş. Hayırdır biz başka film mi izledik?

Ey ahali, film yukarıda bahsettiğim göze batan birkaç nokta dışında süper emek verilmiş, meşhur olmayan yetenekli insanlara şans tanınarak yapılmış, ülkemizde ilk defa bu kadar düzgün hazırlanmış bir tarih filmidir. İki dakika efendi olun, oturup susun ve kıymetini bilin. Eleştirecekseniz de önce bilgi edinin, yapıcı eleştiriler yapın, insanları yaptığına pişman etmeyin. Hakikaten kaçırırsınız siz yetenekleri bu ülkeden. Sonra da Ayn Rand’ın Atlas Vazgeçti romanında olduğu gibi, kendi kendinize beceriksizlerle kaldığınız gün ne yaptığınızı anlarsınız ancak çok geç olur !


 
design by suckmylolly.com