31 Temmuz 2008 Perşembe

Tutkunun dansı Tango


Arjantin tango… Diğer bir deyişle tutkunun dansı. Peki tangoyu diğer danslardan ayıran ve tutkunun dansı yapan şey nedir? Çünkü tangonun kendi ruhu vardır, bahsedilen tutku tangonun tutkusudur, karşı cinse duyulan tutku değildir.

Arjantin tango doğuşu itibariyle bir başkaldırışı, asiliği, isyanı barındırır. Arjantin’in yaşamış olduğu iç karışıklıklar, dünya savaşları gibi kaos döneminde, halkın kendi isyanını dans ile dile getirişidir tango. İlk olarak halk arasında, kenar mahallelerde, sokaklarda doğduğu için de, salon dansları ve elit kesim arasında yerini alması ancak 1. Dünya Savaşından sonra sosyetenin yavaş yavaş bu dansa merak sarmasıyla olabilmiştir ancak...

Arjantin tango öğrenmek, normal bir dans öğrenmeye benzemez. Çünkü öğrenmek için o ruhu hissetmeniz ve direkt o dansın barındırdığı duyguya dokunabilmeniz ve ona bağlanmanız gerekir. Ama bir kez o tutkuya dokunabilirseniz, gördüğünüz derin haz hiçbirşeye benzemez, artık geri dönüş diye birşey yoktur. Tango bir tutkudur; iki beden, tek bir ruhu olusturur.

Arjantin tangonun belli başlı hareketleri vardır. Ama dansın kendisi bir tür doğaçlama içerir. Yani Avrupa tangosu gibi yumuşak değildir ve kareografi yoktur. Arjantin tangoda hareketler öğrenildikten sonra, dansı yöneten erkek, pistin durumuna, şarkının ritmine, o anki hissiyata göre hareketleri başlatır, hareketler arası geçiş yapar, bir hareket arasında başka şeyler yaptırır, o hareket bitmeden ötekine geçebilir. Yani dans, figürlerin birbirine karışımıyla her defasında yeniden yaratılır. Bu nedenle derslerde önce tangonun beden dili öğretilir. Erkeğin her işareti başka birşeye geçiş demektir ve erkeğin sorduğu bu hareket sorusuna, kadın da karşı hareketiyle cevap verir. Avrupa tango öğrenen sadece bir şarkıda bir koreografi öğrenir ve kendi eşiyle bunu yapabilir. Ama Arjantin tango öğrenen, dünyanın her yerinde, tango bilen herhangi biriyle,herhangi bir tango şarkısında dans edebilir; çünkü o artık dansın dilini bilmektedir.

Ve dans konusuna tereddütlü bakan Türk erkeklerine müjdem var :-). Tango, erkeğin yönetmesi itibariyle de tamamen erkek egemen bir danstır, biraz maçodur. Latin danslarındaki kalça figürlerini feminen bulan Türk erkeklerine diğer müjdem ise, tango serttir ve kalça kıvırma yoktur :-) Çok profesyonel dansçıların yaptığı aşırı artistik hareketlere de fazla takılmayın, onlar profesyoneller içindir.

Arjantin tangonun içinde aşk, tutku, savaş, kavga, barış, direniş, vesaire herşey vardır. Tango yapılırken yüz ifadesi de sert olmalı, konuşulmamalı ve gülünmemelidir. Çünkü bu dansın kendine has ruhu vardır, bunu yaşayabilmek gerekir. Dansçılar dansederken sanılanın aksine karşısındakine karşı birşeyler hissedemez çünkü dansın ruhuna kaptırır kendini. İstanbul'da hergün bir yerde mutlaka tango gecesi vardır, buralara tango öğrencileri, öğretmenleri ve tango tutkunları gider ve pratik yapma amacı taşır. Tango gecelerine gelip giden ve oradaki kadınlara dans esnasında uygunsuz yaklaşımlarda bulunan biri derhal tango camiasından dışlanır ve tango gecelerine alınmaz. Çünkü dans esnasında karşıdaki insan sadece bir figürdür.

Türkiye’de de savaş sonrası Arjantin tango sevdası başlamıştır, Atatürk’ü de tango yaparken hatırlarsınız sanırım. Türkçe tango şarkıları da bestelenmiştir, bu konuda en bilinen isim Şecaattin Tanyerli olup, en bilinen şarkıları arasında “Sevdim bir genç kadını, Papatya gibisin beyaz ve ince, Sensiz kaldığım geceler ve Sana Nerden Gönül verdim “ gibi şarkılar sayılabilir. Türkiye dışında tango şarkıları besteleyen ve yorumlayanlar arasında ilk akla gelenler elbette Astor Piazzola ve Carlos Gardel’dir.

Şu an Arjantin’de neredeyse her sokakta tango salonları vardır ve daha çocukluktan herkes tango öğrenmeye başlar. Bizde nasıl kahvehaneler varsa, Arjantin’de de tango salonları bulunur.

Türkiye’de de birçok tango salonu ve kursları olmakla birlikte, ben buradan size kendi hocam olan Osman Cengiz’in internet sitesini vermek istiyorum. Çünkü kendisi, kendi kategorisinde Arjantin’de birinciliği bulunan çok eski bir dansçıdır. İstanbul’un birçok yerinde tango dersleri vermektedir. Ayrıntılı bilgiyi kendi websitesinden edinebilirsiniz: http://www.tangoturco.com/

Tango derslerini almak için grup derslerine katılabilir veya isterseniz eğer dans partneriniz varsa, partneriniz ile özel ders de alabilirsiniz.
Bugün bu tango konusuna nereden girdiğime gelince, bunun biraz hazin bir hikayesi var:
Bundan yaklaşık 4 yıl önce Kanada'da bir gazetenin editörlüğünü yapan Hakan adlı yakın dostumla neredeyse hergün internetten konuşuyorduk. Orada sıkıntıları vardı, gerek kişisel gerekse kültür farklılıklarından, gerekse hayatın monotonluğundan...Elbette Türk kültürüne alışmış ve de sürekli harekete alışmış herkes yurtdışında sıkıntı yaşar, bunu şu an ben de aynen yaşıyorum. Sonra Hakan'a ben daha evrensel birşey önerdim, tango derslerine katılmasını. Öncelerde direndi ama sonra razı ettim. Çünkü tangonun kültürü evrenseldi, sınır tanımazdı. Ve karşılığında memlekete geldiğinde bana tek bir dans borcu vardı. Aradan zaman geçti, son bir yıldır nedense e-maillerime cevap da gelmiyordu. Geçen haftalarda Hakan'ın kuzeni olduğunu sonradan öğrendiğim sevgili Emre benimle irtibata geçti, çok uzun zamandır beni bulmaya çalışıyormuş. Sebebi ise, benim çok sevgili dostum Hakan geçen yıl bir trafik kazasında hayata gözlerini yummuş ve kendisinden geriye kalan günlüklerde benden ve tangodan bahsediyormuş sürekli olarak. Bu günlüklerin bazı bölümleri Emre sayesinde elime geçti, okudum ve bir dansın insan hayatında ne kadar büyük farklılıklar yaratabileceğini gördüm. Ve sizinle bu dansın ayrıcalığını paylaşarak da, sevgili Hakan'ı onurlandırmak istedim. Şimdilerde Hakan'ın zamanında ona da ısrar etmesi nedeniyle Emre de tangoya başlamaya hazırlanıyor...Hakan, sevgili dostum, beni eğer duyuyorsan, buradan sana dostluğun için teşekkür etmek istiyorum, huzur içinde yat sevgili dostum...

Hepinize tango tutkusu dolu günler diliyorum. Sevgilerle.

29 Temmuz 2008 Salı

Kehanet ve Astroloji

Kehanet yeteneği ile astroloji birbirinden son derece farklı şeylerdir. Astroloji kehanette kullanılan araçlardan sadece biridir. Ve kutsal kaynaklara göre, astroloji eski kültürlerde (Şamanizm dahil), bilge diye nitelendirdiğimiz kişilerin üst plana dair önsezileriyle birleşerek bir yere ulaşırdı.

Kehanet yeteneği herkeste bulunmaz, hatta Edgar Cayce 'den sonra da bu konuda dünyada kimse yok diye biliyorum. Bu yetenek ilahi birşeydir, herkesin isteyerek, zorlayarak alabileceği birşey değildir. Kendi ruhsal tekamülünü ilerletmeden, dünyasal konulardan sıyrılmadan ve bilgelik yolunda bir hayli ilerlemeden, kehanet yapmak olacak bir iş değildir. Hatta bunu para için yapmak, tamamen bu tarz işlere ters birşeydir. Günümüzde kehanette bulunan, fal bakan birçok insan mevcut. Ama tüm eski kutsal kaynaklarda, hocalar insanları uyarır. Bu özellikler zamanla gelir, zorlayarak açılmaz. Çünkü zamanından önce gelen şeyler zarar getirir. Altıncı His filminde de söylendiği gibi: "Her yetenek hediye değildir." ve sorumluluk ile bilgi gerektirir. Bu nedenle bahse konu insanlar kehanette bulunurken normalde temasa geçilen üst iyi planlar yerine, alt kötü planlarla irtibata geçerler. Ve böylece bizim alt varlıklar dediğimiz cin, ins vb. tarafından insanlar kolaylıkla kandırılırlar. Çünkü bu varlıklar kandırmayı çok severler ve böylece ruh sağlığını yitirmeye kadar bu iş sürer gider. Ruhsal tekamülü yeterince ilerlememiş birinin, yüksek planlara dair sinyalleri hem alması hem de alsa bile yorumlayabilmesi imkansızdır. Çok çok çok özel kişiler dışında kehanet yeteneği kimselere verilmemiştir. Ve bildiğim kadarıyla bu yeteneğe sahip olanların da, bu konuların Yaratıcı ile verilen kişi arasında bir sır olarak kalması gerektiğini okumuştum.

Astroloji kadim zamanlarda bilim dalıydı ve o zaman ancak önemli insanlığın tümü için gerekli şeylerde kullanılırdı. Şu an nefs dediğimiz şeylere alet olmuş durumda. Yani "ne zaman evleneceğim, çocuğum olacak mı" vb. gibi bencil şeyler ve kişisel amaçlar için kullanılıyor. Fakat bu konuda astroloji yardımcı olamaz ve pek de bilemez. Bilmesi de pek mümkün değildir. Çünkü gelecek belirli değildir. Sadece bizim önceden oluşturduğumuz enerjilerle, bazı olaylar bizi bekler. Ama hergün yaşadıkça yaptığımız yeni hareketlerle bu sürekli değişir, etkiler azalır veya çoğalır, yaşanacak acı veya tatlı olaylar yoğunlaşır veya etkisi azalır. Ve gelecekte ne olacağını bilmek, insana yarar yerine zarar getirir. Çünkü o zaman hayatın ne anlamı kalır ki? Yaratıcı insanlara özgür irade vermiştir. Eğer isteseydi zaten herşey herkese apaçık olurdu. Ama insan özgür iradesiyle herşeyi değiştirebilir.

Gezegenlerin hareketleri ve bize etkilerine gelince, bunları yorumlamak da eski kültürlerde bilge kahinlerin sahip olduğu bir yetenekti ve bunu ancak insanlık yararına kullanırlardı. Ama oturup bir tek insanın hayatını bu bilimle sorgulamaya çalışmak bence evrensel bazı şeyleri kendimize yontmamız gibi birşey haline geliyor. Elbette sonuçta evren yasaları mikrokozmos-makrokozmos eşitliği nedeniyle bizler için de geçerli. Kendi yanlışlarını görüp, bilip düzeltemeyen ve herşeye rağmen bunlara devam eden bir insana evren nasıl yardım etsin? Önce insan kendini tanıma ve düzenleme konusunda adımlar atmalı ki, evren ve doğa da ona karşılık versin.

Yüzüklerin Efendisi filminde Gandalf'ın yüzüğü taşımak istememesi, konumuza harika bir örnektir. Gandalf bir bilge olmasına rağmen taşımamıştı çünkü henüz hala aşamadığı korkuları vardı. Ancak son korkusuyla yüzleşene kadar ve Anka kuşu gibi kendi küllerinden yeniden doğana kadar da Gri Bilge olarak kaldı. Gandalf yüzüğü taşımak istemedi çünkü henüz yolda ilerliyordu ve yüzüğün gücü ellerinde olduğunda hala yoldan çıkabilirdi. Yüzüğü Frodo taşıdı, çünkü Frodo'nun yüreği oldukça saftı ve de bir bilgenin sahip olduğu maji güçlerine sahip değildi. Ama eğer yüzük Gandalf'ta olsaydı ve Gandalf'ın gücü ile yüzüğün gücü birleşseydi ve Gandalf'ın bir şekilde aklı çelinseydi, o zaman orta dünya tam bir felakete sürüklenecekti. Ki şimdi mesela sizin elinizde bir güç olsa, sayısal loto sunuçlarını önceden bilmek için kullanmayacağınıza ne kadar eminsiniz? Hiç eminim demeyin çünkü birşey sınanana kadar ancak sözden ibarettir.

Bundan başka, gezegenlere bakarak yorum yapmayı fiziksel olarak algılamamak lazım. Çünkü yer-gök-uzay-evren ilişkisi sembolik bazı sırlar içerir. Platon'un idealar dünyasında olduğu gibi, hepsinin göksel bambaşka anlamları vardır. Mısırlılar piramitleri bile yıldızların o anki gökyüzündeki konumuna göre inşa etmişler. Mısırlılarda gök bilim önemliydi, çünkü eski Mısır’ın en korktuğu şey, gök ile sembolik bağı kopartmaktı. Sembolik dedim çünkü bu Yaratıcı ile ve göksel planlarla bağ idi. Yapılan tapınaklar, tapınaklar arası yollar bile belirli yıldız dizilimlerine göre yapılmıştır. Onların yıldızlarla ve gezegenlerle ilgilenmesinin sebebi daha sembolik bir konuydu. Keops, Kefren ve Mikerinos da bazı yıldızlar mesnet alınarak yapılmıştır ve yıldızların konumunda geriye doğru gidildiğinde, sözkonusu yıldızların sadece milattan önce 10.300 yılında o dizilimde olduğunu saptanması ile, bilinen insanlık tarihinin aslında çok çok daha eski olduğu konusu ortaya çıkmıştır ki, ben o konuya şimdi burada hiç girmeyeceğim, o bambaşka bir yazının konusu.

Gelelim kehanet ile ilgili birkaç örneğe. Bir zamanlar Roma'nın başındaki Marcus Aurelius aynı zamanda çok iyi bir filozoftu, günümüzde de kitapçılarda hala kitapları da vardır. Ölmeden bir süre önce bir rüya görür, rüyasında iki kartalın biri batıya biri doğuya gider. Ve kendisinin ölümünden sonra Roma'nın bölüneceği kehanetinde bulunur ve gerçekleşir. Onların yetenekleri ve mertebeleri çok farklıydı. Şu an ne bunu yorumlayabilecek ne de kendisine böyle bir imkan sunulabilecek bir insan yaşıyor dünyada...Ve insanlarla ilgili çok büyük işler yapmış, hayatını bu işe adamış bu insanların da, bu yeteneklerini ben evlenecek miyim şeklinde şeylerle harcadıklarını hiç sanmıyorum. Zaten harcasalardı, ellerinden bu yetenek Tanrı tarafından alınırdı ... Nitekim Atlantis kıtasının batış sebeplerinden biri olarak da bunu göstermişlerdir.

Astroloji ve yıldız dizilimlerinin insanın doğum esnasındaki karakterine elbette etkisi vardır ama bu karakter, insan büyükdükçe ve çevre etkileri aldıkça değişir. Sadece belirgin bazı özellikler sabit kalabilir. Bu nedenle de günlük fallara, yorumlara bakarak hiç vaktinizi boşuna harcamayın derim. Onun yerine alın elinize birkaç gelişim kitabı, önce kendi hatalarınızı düzeltin. Bir hayaliniz varsa, oturun projelendirin ve harekete geçin. Hiçbirşey imkansız değildir ve hiçbir şey için de geç değildir. Önemli olan şey, onu ne kadar istediğiniz ve bu konuda hangi zamanda hangi adımları attığınızdır sadece...Ve elbette hiçkimsenin zararına olmaması şartıyla. Ancak o zaman hayalini kurduğunuz şeylere ulaşabilirsiniz...

Not: Yararlı olabilecek bir Ingilizce kaynağı ekliyorum. Parapsikolojik güçleri bilgisiz ve zamansız bir şekilde açmaya çalışmanın ve kullanmanın zararları için, Annie Besant ve C.W.Leadbeater'ın yorumlamış olduğu "Sessizliğin Sesi" kadim metninde, "Chapter 2 - The Higher and the Lower Powers, sayfa 25" e bakınız: http://sessizligin-sesi.blogspot.com/

Yazan: Arzu Kaner

27 Temmuz 2008 Pazar

Medyanın Metallica takıntısı !

Biraz evvel izlediğim bilimum haber bültenleri sonrasında farkettim ki, Türk medyasının metal-hard rock ve rock müziğe karşı olan bitmek bilmez nefreti sona ermemiş hala.

Bugün malum 9 yıl aradan sonra Metallica yeniden Istanbul’da. Haberlerde buna dair konser öncesi görüntüler gösterdiler. Ve seçilmiş bazı görüntüleri ise nedense üst üste bütün bültenlerde tekrarladılar. Bunlardan bir tanesi, sıra bekleme esnasında birbirine iki yumruk atan genç idi ve bu görüntüyü konser öncesi insanlar birbirine girip, birbirlerini dövmüş gibi anlattılar. Ve kapıların geç açılmasını protesto etmek için havaya atılan pet şişeler de sürekli gösterilen ikinci görüntüler. Buna sebep olarak da alkol düzeyi gösteriliyor.

Spiker eklemeden de edemiyor: “Bu konserde, her metal konserinin değişmez aksesuarları olan kesici metal aletler bulunamıyor çünkü sıkı bir kontrol var.”...
Bu ne demek? Bu ne tarz bir tarafsız basın yaklaşımı? Aynı basın yıllar önce bir programda, “Her rock bara giden uyuşturucu kullanır” temasını üstüne basa basa işlemiş ve görüntü olarak da sürekli, bilmem hangi kişisel sebepten hedef gösterilen, hep aynı barın görüntülerini kullanmıştı. Bizler buna çok tepki göstermiştik o zaman ve sanıyorduk ki artık medya bizi rahat bıraktı. Ama yanılmışız...

Bunu yaparak medya televizyon seyreden anne-babalara şu yanlış mesajı veriyor:
- Her bara giden uyuşturucu ve içki tuzağına düşer.
- Her metal-rock dinleyen kesici aletlerle dolaşır, saldırgandır.
- Bu tip müzik dinleyen herkes medeniyetsizdir, olur olmaz kavga eder.
- Bu tip müzik dinleyenler dinsizdir, ateisttir, satanisttir.

Biraz ayıp olmuyor mu artık?
Bunu gören aileler çocuklarını konsere gönderir mi, bu müziği dinletir mi?
Soruyorum, Metallica'nın şarkı sözlerine hiç dikkat ettiniz mi? Sizin o pompaladığınız ve her yerden zortlayan popüler kültür şarkılarınızın sözlerine göre çok daha masum, çok daha içerikli, çok daha felsefi ve çok çok daha düşündürücü... Rock müzik protesttir, o nedenle çığlık çığlığadır zaman zaman. Elbette insanların uyanması ve birşeylere protest olması kimsenin işine gelmez. O nedenle "hoppidi hoppidi eller havaya" nağmelerine devam, rock ne ola ki?

Ve soruyorum, bunları gösterip eleştirirken konser organizasyon şirketlerinin hiç mi suçu yok? 1992 yılında başlayan konser furyalarında, o dönemdeki tüm konserlere gitmiş ve hatta Guns’n Roses ve Metallica için 2 gün önceden saha kenarında beklemiş biri olarak, net biçimde söyleyebilirim ki, konser organizatörleri bu işi batırıyor. Evet konser iyi geçiyor ama öncesinde insanlar sıra beklerken bayılıyor, eziliyor ama nedense kapılar bir türlü açılmıyor ve insanlar içeriye son dakikaya kadar giremiyor. Günlerdir sıra beklemekten sefil hale düşmüş seyirciler ise, gerek sinir bozukluğundan, gerek açlıktan, gerek ezilme korkusundan, gerekse zaman zaman gerçekten alkolden birbirine giriyor. Konser organizatörleri, stad konserlerinde daha insan gibi seyircileri içeri sokmayı bile başaramıyor ki.

Ne diyebilirim ki, medyanın bu nefreti göründüğü gibi hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Ve düzgün bir hayat yaşayan, ailesi olan bizlerin ise, yapılan bu suçlamalar karşısında elbette ki cevap verme hatta belki kişisel dava açma hakkımız bile bulunuyor. Elbette her insan bir değil, problemli insanlar her türlü müzik türünde var, sadece rock veya metalde değil. Ama gerek rock felsefesini anlamamaktan, bırakın anlamayı araştırmamaktan, her gördüğü siyah renk giyeni saldırgan,karanlık ve satanist sanmaktan dolayı, medya daha bu kültüre bir adım dahi yaklaşabilmiş değil, hatta yaklaşabilecekmiş gibi de durmuyor...
Genel kültür düzeyi haber bültenleriyle sınırlı uyutulmuş zihinlere ise, sadece bu haberlere inanmak kalıyor...

Ekleme: Bu yazının yorumlar kısmında sevgili Cevval Portakal'ın gönderdiği linkteki eski gazete yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum!

Ben seviyorsam,Sen bahanesin...


"sana yüklediğim anlamları
senmişsin gibi düşünme
aldanırsın...
sen o anlamlarla
sadece bende varsın
ben seviyorsam
sen bahanesin...”
demiş sevgili Özer Bal...
Sevilen aşkın öznesi mi yoksa nesnesi midir ?
Birinin sahip olduğu aşk olgusu, karşısına yansıtıp içinde yeşerttiği gibidir ve karşısına kim gelirse gelsin, onun aşkı hissedişi yine öyle olacaktır. Evren ve insan bile bir aşk üzerine yaratılmıştır. Bir şeyi aramak, aşkın peşinde koşmak, insanın bu nedenle tohumlarında vardır. Elbette aşkın sadece bir insana duyulması da gerekmez, başka şeylere de aşık olmak mümkün. Yunus Emre Yaratıcıya aşıktır mesela. Tüm arayışları, şiirleri hep bunun üzerine yazılmıştır.Ayrıca aşkın yeşermesi için duyguların karşılıklı olması da gerekmez.
Fakat aşık olunan şey bir insan ise, o zaman aşık olan kişi, bir önceki aşkındaki gibi olmayacaktır artık, karşısındakinin algılayışı kadar olacaktır ancak. Bugün aşık olunan x kişisi ise, bu bittiğinde yeniden aşık olduğu y kişisi olacak ve aşk kendini hep yeniden doğuracaktır. Sertab’ın da dediği gibi “Aslolan aşktır!.”. Aşk insanı içine alır, yoğurur, acıtır, kanatır, sersefil bırakır ama aynı zamanda öyle yoğun ve öyle herkesin kendini yeniden ve yeniden keşfettiği bir duygudur ki, acıtacağını bile bile peşinden koşmamak imkansızdır. Aşk mazeret de dinlemez, nasihat da almaz. Her türlü gerçekliği direkt olarak sıfırlar, sadece kendi gerçeklik düzleminde yaşar. Ta ki kendini sevginin güvenli kollarına bırakana dek...Herşey yolundaysa, ortalık sütlimansa aşk bu ortamda da yaşamaz, onun beslenmesi ancak bir takım imkansızlıklar ve zorluklarla olur. Sanatçılaın yaratım süreçleri de aşkla aynı kaynaklardan beslenir, yetenekler, ilhamlar kaostan beslenir. Bu aslında doğanın kuralı, kaos olmadan teos ortaya çıkamaz. Kaos hem karmaşadır, fırtınadır, aynı zamanda da kendi içerisinde düzenin fırsatlarını ve tohumlarını taşır.

Aşkın cefalı yolları, bu nedenle de “Love Story” gibi sakin şarkılarla anlatılamaz, aşkın doğası serttir, fırtınalıdır, tutkuludur. Mesela benim için Evanescense’ın “Bring me to life” şarkısı ritm ve duygu itibariyle bir aşk şarkısıdır, fırtınalıdır, çığlık atarcasına bir isyanı içerir.

Aşık olan herkes, aslında karşısındakine değil, aşkın kendisine aşıktır ve aşık olmanın yollarını arar sürekli olarak. Bu nedenle de sevilen kişi aşkın öznesi olamaz. Aşkın öznesi direkt aşkın kendisidir.

“Sen o anlamlarda sadece bende varsın“demiş Özer Bal. Gerçekten de, her ilişki kendi içerisinde eşsizdir ve yaratılan birliktelikte, eşlerin birbirine kattığı anlamlar ve algılayışı da eşsizdir, hiçbir zaman bir başkasında aynı anlam yaratılamaz. Çünkü her birey de eşssizdir. Yeni bir aşkta, yeni anlamlar olacaktır. Herkesin kendi karakteri ve aşkı algılayışı, karşısındakinin algılayışı ile beslenerek, aşkın kendini yeniden tanımlamasına yol açar. Her aşk bambaşka bir dünyadır ve seven iki kişinin bu aşkın içine kattıklarıyla, aşk kendi başına bambaşka bir kimlik kazanır. Aşk bir yolculuktur, nasıl yollara düşmek hep aynı tutkuysa, her yol hikayesi yine de farklıdır...

“Ben seviyorsam sen bahanesin...”.

Yazan : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanılamaz )

25 Temmuz 2008 Cuma

Ahmet Ümit

1960 doğumlu polisiye roman yazarımız Ahmet Ümit'in aslında çok da iyi bir şair olduğunu biliyor muydunuz? Kitaplarına örnek verecek olursak: Sis ve Gece, Agatha'nın Anahtarı, Kar Kokusu, Ninatta'nın Bileziği, Kukla, Beyoğlu Rapsodisi, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir...
Şiir Kitabı olan “Sokağın Zulası” 1989 yılında yayınlandı. Onun şair tarafı genelde hiç bilinmez, oysa ki bana göre oldukça başarılıdır. Şiir kitabından iki adet şiirini aşağıya yazıyor ve değerli yorumlarınıza bırakıyorum. Sevgilerle,

"İsimsiz bir aşk şiiri"

"Senden her ayrıldığımda
çılgınca dalgalanan bir insan denizinde
annesini yitiren bir çocuğun
ürkek hüznü çöker yüzüme.
seninle her karşılaştığımda
sabah kırağısıyla yıkanan çiçeklerin
cemresi vurur gözlerime.
seni tam bulduğum anda yitirmenin korkusu
tam yitirdiğim anda bulmanın sevinci,
seni treni kalkan bir yolcunu telaşı,
seni ilk öyküsünü bitiren genç bir yazarın hevesi
seni kayaları parçalayarak akan bir ırmağın deliliği,
seni güneşin tembel bakışları altında
uzanan başakların dinginliği,
seni bayramlık için para biriktiren
küçük bir çırağın sabırsızlığı,
seni bilmem hangi zalim kurşunun
kırdığı kanadına söz geçiremeyen
göçmen kuşun çaresizliği,
seni zorlu yıllardan sonra karşılaşan
kavga arkadaşlarının neşesiyle,
batarak kirpiklerime kadar gümüşten denizlere
vur emriyle aranan bir kaçakmışsın gibi
taşırım can evimin en saklı yerinde..."

"Seni seviyorum'un şiir dilinde söylenişidir "

"Gözlerin düşünce gözlerimin aklına
uyanır sisler arasından bir çift nilüfer
bir ırmak çırpınır yakamozların kuşatmasında
bahara koşar bozkırda tarlalar

saçların takıldımıydı parmaklarımın ucuna
ürperir yeryüzünün bütün ormanları
kıvrılır çiçekli dallar
dolanır yüreğime yabani bir sarmaşık

gülümsediğinde bana
bir gelincik açar dudaklarının kıyıcığında
kayısı kokar çillerin
gözlerimi alır bal rengi bir ışık

dokunduğumda sıcaklıgına
damla damla dudaklarıma yapışır tenin
eriyip gidersin avuçlarımda
yanaklarında kor alevlerin kızıllığı

seni düşündüğümde
uzanmış bulurum kendimi
güneşin altında yemyeşil toprağa
bir ırmak devrilir başucumdan
suyun göğsünde agaçların gölgeleri
saçlarımda yine o rüzgar
usulca alır beni sevdan
çarpar bir gözlerine, bir ırmağa
bir gelinciklere, bir dudaklarına...
Ahmet Ümit

Nostalji zamani - 80’ler



Özal dönemi çocuğu olmak, herşeyin ilkine şahit olmak, herşeyin kıymetini bilmek, varlığı da yokluğu da tanımak, dostlukların değerini bilmek, çocuk gibi çocuk olmak, saflıkla ve yardımseverlikle dolu aileler ve komşularla yaşamak, renksiz televizyonu bilmek, yalan-dolandan korkmak, Adile Naşit'le Uykudan Önce'yi seyredip öyle uyumak, sokakta çocuklarla oynamak, aile fotoğrafları çektirip duvara asmak, ihtilal zamanının karartma gecelerinde korkuyu yaşamak, suyun kuyulardan çekilişini görmek, mahallede bile anneye çiçek toplayabilmek, annelerin zaman zaman evde ebelerle doğum yapması, ineklerin anadol otomobilleri yiyebildiğini görmek, şu anki meşhur müzik gruplarının maymuna benzer eski hallerini bilmek, balon etekler giymek, büyük gözlükler takmak, kelebek tokalar takmak, kızların saçlarını 2 kafa kadar kabarık yapması, okula giderken eteğin diz altında olması ve saçların örgülü olması, edep-haya kavramlarına daha çok aşina olmak, anne-babayla misafirliğe gitmek, yılbaşında ailece dansözün çıkışını beklemek (niyeyse? :-)), acid-rap furyasının çıkışına şahit olmak, Blue Jean dergisi almak için sırada beklemek, yapıştırmalarını her yere yapıştırmak ve posterlerle odayı doldurmak, Freddy Mercury'nin hala yaşıyor ve konser veriyor olması, Atatürk'ü anmayla ilgili her bayramda ağlamak, siyah önlük ve beyaz kolalı yakalar giymek, öğretmenlere karşı saygıyla karışık korku duymak, okumayı ve yazmayı ilk öğrenince ilk olarak öğretmenin adını yazmayı öğrenmek, sebze-süt-yoğurt-dondurma almak için mahalleden geçecek satıcıları beklemek zorunda olmak, Nescafe'yi sadece Almanya'ya gidip gelenlerin evlerinde görmek, okul servislerinin olmaması ve okula genelde yürüyerek gidip gelmek, çay partileri yapmak, dogumgününü annenin yaptığı pastayla evde arkadaşlarınla kutlamak, genç kız gibi genç kız, delikanlı gibi delikanlı olmak...

Yazar : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanılamaz )

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Nostalji Zamanı-Resimler

80'lerde çocuk olup da aşağıdaki resimlerle büyümemiş olan var mı? :-)



Zuxxi.com Efsanesi


Bir zamanların efsane sitesiydi zuxxi.com , 90'ların başındaki internet kullanıcıları iyi bilir. Yeri hiç doldurulamamıştır hala. Sonra yayın hayatının zirvesindeyken, basına bile konu olmuşken birdenbire gelen bir admin e-maili ile kapandı gitti. Admin askere gidiyordu ama nasılsa dönecek demiştik, fakat döndüğünde bir sebeple devam ettirmedi. Arkasından neredeyse yas tutasımız gelmişti, nereleri arayıp sormadık ki neden kapandığını öğrenmek için. Aramızda yeniden açılması için birşeyler yapmayı bile düşünmüştük ama maalesef çabalarımız sonuçsuz kalmıştı. O zamanların neredeyse tek geyik ve eğlence kaynağı idi zuxxi. Ben de kendi blogumda zuxxi'den bahsetmesem saygısızlık olurdu.

Şu an site hala kapalı ama domain'i birkaç gönüllü satın alıp ,eski arşivlerinin bir bölümünü yüklemişler, şu haliyle bile müptela olmak isteyenler için adresi : http://www.zuxxi.com/geyiks/

Eski zuxxi'de açılan her sayfanın altında sitenin düştüğü bir not yazardı, örnekler:

*zuxxi.com : Özen gösteren anneler için:

-Hava alanında eşi dostu beklerken, landed, yok not landed yet, filan yazan televizyonu neşe içinde seyreden, bundan pek eğlenenlerin sitesi
- Dünyanın kaç ülkesinde "bozuk yok bilader" diyerek müşteriyi dükkanından kovalayan esnafların bulunduğunu merak edenlerin sitesi
-Umumi tuvaletlerde sadece elini altına getirdiğin vakit akan çeşmeleri tam su akacakken elini çekmek suretiyle kandıran, akabinde "ehheuhe" sesleri çıkartanların sitesi
-Kazı çalışmalarını biletli seyirci titizliği ile izleyen kalabalığa akıl sır erdiremeyenlerin sitesi
-Bira şişelerini manasızca yanyana dizen, amma içmişim haa diye gaza gelen ve hiç bir işe yaramamalarına rağmen onları en az bir hafta saklayanların sitesi
-On yıl sigara içtikten sonra, "sağlığa zararlı" olduğunu paket üzerinden okuyanların sitesi
-Temizlemek üzere götürdüğü kültablasını mutfakta unutmaktan usanmayanların sitesi
- Hasta ruhlu eğlence anlayışına sahip site

-Sosyete ve iş dünyasının tanınmış simalarının uğramadığı site
-Şemsi paşa pajajında seşi büzzşş... ya işte onların sitesi
-Beyaz peyniri kağıdından kurtarıp tabağa koymaya üşenen, paket lastiğini hafif sola kaydırıp, kağıdın köşesini kaldırarak direk oradan yiyen tembel kahvaltıcıların sitesi
-Frikik kullanmadan önce bir miktar gerilenlerin sitesi
-Bisikletlerin arka tekerleklerine küçük şaşal şişelerinden sıkıştırarak motorsiklet sesi çıkartabilenlerin sitesi
-Bakkallarda tezgahın arkasında sotelenip bira içen, çerez yiyen adamlar vardır ya, bir imrenip, bir imrenip aralarına karışmayı dileyenlerin sitesi
-Pizza hut'da "kola" istediğiniz vakit aldıkları emir yüzünden "pepsi" diye düzelten garsonları "hayır ulan kola işte" diyerek uyuz edenlerin sitesi
-Üçkuruşluk fast food dükkanlarında ne derece "büyük seçim" yapılabileceğini idrak edemeyenlerin sitesi
-Annesi patates kızartması yaptığında içinden bir iki tane alan ve "amma hafifmiş bu yahu" diyerek uçuyormuş taklidi yapan esprili şahısların sitesi
-İç güzelliğe önem veren, ama dış güzelliğe de önem verenlerin sitesi
-Kafalarını sağa sola döndüren vantilatörler ile birlikte sağa sola koşturan, bundan eşşekçe bir zevk alanların sitesi
-Sokaklarda gördüğümüz acelesi olan insanlardan, aslında sadece yarısının acelesi olduğunu, diğerlerinin artistik yaptığını bilenlerin ama ses etmeyenlerin sitesi
-Program bitimlerinde, değerli seyircilerin huzurlarından saygılarla ayrılan, en güzel günlerin bizlerin olmasını dileyen, adam gibi adam, (ah o) eski sunucuların sitesi
-Televizyondan müzik dinlenmez, veyahut izlenmez, prensibinden yola çıkarak; nambırvan, emsiem, emtivi gibi kanallara tavır alan, ancak komedi içeriği ile ön plana çıkan kral tevesine kayıtsız kalamayanların sitesi.
-Duvara ilk "buraya işeyen eşektir" yazısının yazılmasında başrolü oynayan o ilk eşşeğin kim olduğunu merak edenlerin sitesi
-Tam yanındaki koltuğa hoş bir karşı cins mensubu oturduğunda filme konsantre olamayan, "aha kolu değdi, acaba bilerek mi yaptı?" diye düşünerek hayatı kendine zindan edenlerin sitesi
- Dokuz buçuk hafta'ya özenerek sevişirken buz kullanmaya başlayanların sitesi
-Terli terli su içmeyenlerin sitesi
-Titanik filmi ile ilgili muhabbet başladığında "ben geminin batacağını biliyordum" diyerek sessizce gevreyenlerin sitesi
-"Hah şu filmlere 10 vereyim, aha şuna da 10 vereyim, şunlara da 1 vereyim" diyenlerin sitesi haline gelmek istemeyenlerin sitesi
-Özellikle önlerde oturduğunda "10 dakika ara"dan faydalanmaya giderken, herkesin kendine baktığını düşünenlerin sitesi
-Sinemada cep telefonunu kapatmayı unutmuş kişilere yapılan haşin ve abartılı gösterinin gereksiz olduğunu hissedenlerin sitesi
-Ah bi kerecik olsun eve girdiğinde "honey! i am home!" diyememenin verdiği eksiklikle ne kadar yaşanabiliyorsa, işte o kadar yaşayanların sitesi
-Henüz film bitmeden haldur huldur dışarıya çıkmaya çalışan insanlar kadar önemli işlere sahip olmayı dileyenlerin sitesi
-Tam önüne koca kafalı birisi oturduğu zaman, "keşke oturmasaydı" diyenlerin sitesi
-"Sinemada seyretmek güzel, ama televizyonda olunca sık sık çişe gitme şansı elde edebiliyoruz" diyerek şen şakrak tuvalete uçanların sitesi
- Kadınların söylediği evetin evet, hayırın hayır, belkinin ise belki olduğunu idrak edebilenlerin sitesi"
- "Why Hi One Why", "The Can Me But The See Can Me War" tarzında cümleler kurmamaya dikkat edenlerin sitesi"
- "Düğünlerde, derneklerde, canı oynamak istemediği halde, eş dost tarafından piste doğru sürüklenen, "N’apalım başa geldi, çekecez” diyerek ellerini iki yana açan ve manasızca sallananların sitesi."
-Yetti lan onun sitesi bunun sitesi diyerek bu başlıkları okumamaya başlayanların sitesi.

:-)))

MeGu'nun "Ne güzel siteydin sen Zuxxi!" yazısını da eklemeden geçemeyeceğim aşağıya:
http://www.mentalmasturbasyon.com/internet/ne-guzel-siteydin-sen-zuxxi/

Ayrıca bakınız:
Zuxxi Kültürü Sözlük Mantığının Ecdadıdır http://www.medyaetegi.com/entry.aspx?i=872
http://nedir.net/zuxxi-com.html
http://www.geyiq.com/forum/internet/zuxxi-41436.html

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Tequila ve Gringo'lar :-)

Tequila, adını Meksika’nın Jalisco eyaletindeki küçük Tequila kasabasından alır. Tekila agave (ya da maguey) bitkisinin göbeğinden elde edilen sıvının damıtılmasından yapılır. Türüne, büyüme şartlarına ve iklime göre ömrü 8-15 yıl arasında değişebilir. Agave familyasında birçok tür bulunur ancak Meksika'da Tekila üretiminde kullanılmasına izin verilen tek tür, mavi agavedir. (Agave tequilana weber azul) . Yani gerçek tekila tonlarca üretilemez :-)



Ne yazik ki günümüzde satılanların büyük bir oranı laboratuvarlarda elde edilmektedir. Sanıldığı üzre gerçek saf tekila kurtlu şekilde olmaz, sarı da olmaz, gerçek tekila şeffaf beyaz renklidir. Ve meksikalılar bunu küçük shotlar halinde değil, viski bardaklarıyla yavaş yavaş içerler. Shot kavramı, tuz ve limon olayı, Meksika'ya ziyarete giden Amerikalıların yarattığı birşeydir ve Meksikalılar bu nedenden dolayı dalga geçmek amacıyla Amerikalılara "Gringo" demeye başlamışlardır.:-))

Kaynak: Yıllar önce okuduğum bir genel kültür dergisi, lakin adını hatırlamıyorum maalesef.
Yazar : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanılamaz )

Brooklyn Köprüsü Gizemi

Brooklyn Köprüsü'nün inşası esnasında yaşanan akıl almaz talihsiz olayları sizlerle paylaşmak istiyorum. Brooklyn Köprüsü, ABD- New York City’de Doğu Nehri üzerinde Brooklyn ile Manhattan'ı birbirine bağlayan, 1869-1883 yılları arasında inşa edilmiş köprüdür. Tamamlandığı zaman dünyanın en geniş asma köprüsü idi; köprünün kuleleri ise bir kaç yıl için ABD'nin en yüksek binaları olmuştur.


Brooklyn ile Manhattan arasında artan trafiğe çare olmak için ihtiyaç duyulan bu köprüyü inşa etmek, tel kablonun mucidi olan John A. Roebling’in rüyası idi. John A. Roebling, dünyanın en büyük kablo üreticisi şirketinin sahibiydi, telgraf telleri, elektrik köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretmekte idi. Köprünün çizimi için 1865’ten itibaren çalıştı. Hayalini kurduğu bu köprü inşaatı projesini almayı başardı ancak köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği bir kaza sonucu ayağa ezildi ve enfeksiyon kapması sonucu 2 hafta ağrılar içinde kıvrandıktan sonra 1869’da öldü, köprünün baş mühendisi olarak oğlu Washington Roebling atandı.

1872’de Washington Roebling üzerine köprünün kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Eşi Emily Warren Roebling'in mücadelesi sayesinde köprünün baş mühendisliği görevinden alınmadı ve karısı gayri resmi olarak baş mühendislik görevini sürdürdü, kendisi köprü inşaatını yatağından seyrederek kontrol etti ve karısı aracılığıyla inşaat alanı ile arasında bağlantı sağladı.
Köprünün açılış günü New York City’de tatil ilan edildi, o gün 150.300 yayanın köprüden geçerek suya 1 cent attığı söylenir. Gotik tarzda yapılmış bu köprü, 19. yy mühendisliğinin doruk noktası ve dünyanın 8. harikası olarak kabul görülmüştür.

Kaynak: Bütün Dünya Dergisi

20 Temmuz 2008 Pazar

Youtube'dan video indirme

Youtube yasağı olan şu günlerde, linkini bildiğiniz videoları şu şekilde download edebilir ve izleyebilirsiniz:

Youtube Downloader:
http://www.download.com/YouTube-Downloader/3000-2071_4-10647340.html?tag=lst-2&cdlPid=10801797

Ve sonra izlemek icin ise "FLV player" olmalı:
http://www.download.com/FLV-Player/3000-2139_4-10467081.html?tag=lst-1&cdlPid=10814415

Hepsi freeware, kolay gelsin :-)

Dünyanın sonu mu geliyor?

The Guardian / A Risk of Total Collapse http://www.guardian.co.uk/science/2005/dec/21/comment.comment
Space.com / The Solar System Gets Crazier
http://www.space.com/scienceastronomy/051219_mystery_monday.html

Artık bu tarz haberler bilinen basın-yayın organlarında da vurgulanmaya başladı...Şimdiye kadar en az 4 defa kez dünyada büyük felaketler yaşanmış ve hayat yeniden başlamış. Bunu çok net görüyoruz... Ki aşağıdaki haberde de 2 milyar yıllık nükleer reaktör bulunduğunu düşünürsek; biz ilk gelişmiş nesil değiliz :

NASA Publishes Image of Two-Billion-Year-Old Gabon Nuclear Reactor http://www.spacedaily.com/news/early-earth-04n.html http://antwrp.gsfc.nasa.gov/apod/ap021016.html

300 milyon yıllık civata bulundu:
http://ean.btturk.net/300-milyon-yillik-civata/

Binlerce yıl öncesine ait diğer bazı ilginç buluşlar:
http://www.teknolojik.org/forum/empty-t12461.0.html

Güneş sisteminde ise son 1 yıldır bir çok yeni cisim bulundu. Sürekli farklı şeyler oluyor. Ve bu gelişmeler hızlandı. Küresel ısınma ile manyetik kutup kaymasının birbiriyle ilgili olabileceğine dair de, kuantum fizikçileri yeni kanıtlar elde etmişler :

http://www.physorg.com/news9181.html http://www.earthtimes.org/articles/show/4649.html

Ezoterik doktrinlere göre, şu an dünya yüzünde 5. ırk yani ari ırkı yaşıyoruz insan olarak. Bizden sonra 6. ve 7. ırklar olacak. Ve bu ırkların başlangıcı da yine insanlar arasından olacak. Hatta dini kitaplardan da bundan bahseder. Mesela Tevrat'a da alnı mühürlenmiş 144.000 kişinin yeni nesli başlatacağından bahseder. Kur'an-ı Kerim'de ise birçok kavimden bahseder, bunlara gönderilen peygamberleri söyler. Ve uyarıları dikkate almadıkları için helak olduklarını söyler. (A'raf Suresi). Ve bu surede bir ayette de, helak edilen nesilden kurtarılanları, yeni nesli başlatmak üzere halife olarak seçildiklerini söyler...Ezoterik doktrinlere göre ise, dünyanın yokolmasına daha zaman var. Ama ari ırkın yokolup da yeni neslin başlaması ise olağan görünüyor.

Bizden önceki felaket Nuh tufanı idi. Sinusoidal yasalara göre, bu felaketler devam edecek ve bir ateş-bir su şeklinde devam ettiği söyleniyor. Su, gerçekleşti, sıra ateşte. Ama bu ateş fiziksel ateş değil büyük ihtimalle. Ateş, semboloji olarak "aydınlanma" demek; İslamiyet'e göre de "kıyam" ayağa kalmak, aydınlanmak demek ise; o halde bizim ateşimiz kıyamet oluyor ve bu durumda da bizim sonumuz, nasıl olacağını şimdi çok da anlayamayacağımız bir şekilde olacak. Fakat bir aydınlanma ve ayağa kalkma olacağı kesin gibi görünüyor. Ve aydınlanma için de sembolojik olarak yanmak gerekir. Bu durumda bizden önce teknoloji olarak yüksek ırkların yaşamış olabileceğini düşünebiliriz. Ki bu konuda birçok kanıt yeni yeni bulunuyor. Mısır piramitlerinin nasıl inşa edildiğinin hala sır olarak kalması konusuna ise hiç girmiyorum bile.

"Bilinen resmi yazılı tarih"in yüzde ellisinin kişisel yoruma dayandığı ve doğru olmadığı, çağımızın büyük tarihçileri tarafından da doğrulanmıştır. Aynı şey Türk tarihi için de Siyaset Meydanı'ndaki tarihçilerin buluşmasında, yıllar önce kabul gördü. Ne gösterilirse onu görmeye değil, bilinmeyeni araştırmaya çalışmalıyız. Tüm işi hayatını bu işe dayanlara bırakmak ve çekilip oturmak haksızlık. Herşeyi başkasına bırakamayız, bizim de işleyen bir aklımız mevcut.

Asagidaki haberde, yakında Hindistan'da bir astrofizik dergisinde bir arastirmadan soz ediliyor. Buna gore 2000 yilinda Hindistan'a bir meteorla baglantili olarak yagan yagmuru olusturan molekullerde yasam formlari varmis. ( Pan-spermia )

http://www.world-science.net/exclusives/060104_specksfrm1.htm
( Skepticism greets claim of possible alien microbes )

Birinin gönderdiği bir linki de paylaşmak istiyorum. Ne kadar doğru henüz bilinmiyor ama bu araştırmalara göre bir gezegen bulundu :
http://www.zetatalk.com/teams/tteam342.htm

Bu gezegenin varlığına inananlar, yine bu bulunan gezegenin 2 yıl sonra Amerika kıtasına düşerek veya çarparak (kendisinin veya parçasının), çok ciddi bir kıyıma sebep olacağına inanıyorlar. Bizler için sonun başlangıcının da bu şekilde başlayacağını söylüyorlar. Hollywood filmleri gerçek mi oluyor? Hatta bu felakette dünyanın kıtalarının düzeninin değişeceğini, İngiltere kıyılarının ve birçok yerin sulara gömüleceğini, Atlantis kıtasının tekrar yükseleceğini bile söyleyenler var. Elbette henüz kanıtlanmış birşey yok. Her ağızdan bir ses çıkıyor. Bu gezegen resimleri hakkında çeşitli dedikodular dolaşıyor her yerde. Fakat henüz resmi bir devlet sitesinden bir açıklama yapılmış değil. Ayrıca dezenformasyon olup olmadığını da bilinmiyor henüz... Sonun yaklaştığı kesin de, bu gezegen var mı, bu gezegen vasıtasıyla mı herşey başlar, işte onu bilmiyorum...

Yazan: Arzu Kaner ( Izinsiz kullanilamaz )

Kemalettin Tuğcu nesli !

Kemalettin Tuğcu, 1902'de İstanbul'da sakat bir çocuk olarak dünyaya gelerek, dedesinin yanında büyümüş, hiç okula gitmemiştir. Çok yalnız ve hüzünlü bir çocukluk geçirdikten sonra 13 yaşlarında iken öyküler yazmaya başlamıştır.

Gelelim işin bizi ilgilendiren kısmına...
Kemalettin Tuğcu, çocuk ruhlarına inanılmaz zarar veren, ruh hastalığına yol açabilecek eserler yazmıştır. Üvey Baba, Sakat Çocuk, Küçük Besleme ve benzeri öyküler gibi birçok öyküsü vardır. Öykülerinin içeriği, daha çocukken psikopatlığa sürükleyen, vıcık vıcık, beyin uyuşturan, duygu sömüren, zavallı çocukların ruyalarına giren, daha ufacıkken körpe dimağları zehirleyen tiptedir. Bu tip uyarlamalarla dolu tv dizileriyle büyümüş çocuklardan, dengesiz olmasından başka ne bekleyebiliriz ki?

Yabancılar çocuklarına, Şeker Portakalı, Küçük Prens gibi kitaplar okutarak; sevgi, umut, hayaller, dostluk aşılarken, biz maalesef trajedi ve duygu sömürüsü dolu kitaplarla büyüdük. Onun kitaplarını okuduktan veya Samanyolu TV'de Sırlar Dünyası gibi şeyleri izledikten sonra, intihara kalkışan, abuk psikolojik sorunlar sergileyen çocuklar hakkındaki 3. sayfadan gazete haberlerine rastlamıyor musunuz?

Kemalettin Tuğcu'nun çocukluğu sorunlu ve kendisi eğitimsiz iken zaten ondan doğru düzgün birşeyler yazmasını nasıl bekleyebiliriz ki? Aranızda sorunlu çocukluk ve hayatı olan bazı filozofları örnek göstermek isteyenler olabilir. Dikkatinizi çekerim onlar filozof. Ama Kemalettin Tuğcu değil. Ayrıca onlar çocuklarımıza yönelik şeyler de yazmıyorlar.

Siz siz olun, zavallı küçük çocukları bu tip kitaplardan, dizilerden uzak tutun. Benden söylemesi...

Yazar : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanılamaz )

Wolverine

Doğada yaşayan canlılar arasında, hiçbir sebep olmaksızın, hareket eden herşeye saldıran tek bir canlı olduğunu biliyor muydunuz?

Wolverine, doğada yaşayan en vahşi canlıdır ve doğada sebepsiz yere saldıran tek canlıdır. Onun size saldırması için sadece sizi görmesi yeterli bir sebeptir. Gelincik ailesinin en büyük türüdür ve şeklen ayıya benzer. Arada ot da yemesine rağmen etoburdur, çok yırtıcıdır. Diğer hayvanlar genelde ya aç oldukları zaman ya da rahatsız edildiklerinde saldırmalarına rağmen, wolverine için bu geçerli değildir.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Msn Messenger mı?

-Mesaj yazınca anında cevap alamayan ya da gec alanların da nedense sürekli ihmal edildiğini ya da sevilmediğini düşünmesine meydan veren ve psikopatlar yaratan program.

-Bazı insanların 24 saat neden bu programda online beklediğini ve niye-neyi beklediğini bir türlü çözemediğim program.

-Arkadaşlarınızın sizi sokakta gördüğünde neden sizinle uzun zamandır görüşemediğini sorması yerine " Seni online goremiyorum artık nerelerdesin?" diyaloglarına sebep olan ve birçok insanı kendisine esir alarak ruh hastası eden, insan ilişkilerini sabote eden program.

-İnternette hiç tanımadığım insanların direkt mesaj atarak "Lütfen beni msn’e ekler misin?” yazmasıyla asılmanın internetteki yeni adresi olan program. Siz hiçbirşey yapmazsanız, taciz mesajları devam eder:”Beni adam yerine koymadığın için mi msn’e eklemiyorsun?”. İyi de, dostum ben seni hiç tanımıyorum ki, neden ekleyeyim?

-İnternetin yeni kartviziti.

- Msn’i açtığımda ( ki artık nadiren açıyorum) gelen bir sürü mesaja cevap vermeye yetişemediğim için, aynı zamanda beni de vicdan azaplarına ve dolayısıyla ruh hastasına dönüştürme potansiyeline sahip olması nedeniyle mümkün mertebe uzak durduğum program.

-İnsanların kartvizitlerinde yer almasıyla, emailden sonra ikinci olarak devrim yapmış program.

-Herşeyi hiç durmadan dejenere ederek suyunu çıkaran ve amacından çıkaran milletimizin yeni oyuncağı.

-Birine ulaşmak için programa girerken bile sürekli offline status ile girmeme ve çok sevdiğim lakin sonradan msn canavarına dönüşmüş arkadaşlarımdan nefret etmeme neden olan program.

Elvis has left the building...Gracias.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

"Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz"...

"Aynı sularda/nehirde iki kez yıkanılmaz" sözü Herakleitos'a ait bir söz olup, sembolik bir anlam taşır.

Tanrı insana aynı zaman, aynı mekan, aynı şartlardaki bir fırsatı sadece bir defa verir; onu değerlendirip derğerlendirmemek insanın elindedir. Buna benzer başka bir fırsat geldiğinde ise ne ortam ne de siz aynı değildir artık. Yani alınması gereken dersi zamanında almak gerekir.

Evrende herşey değişir, hiçbirşey aynı kalmaz, herşey akar, herşey hareket eder. Bu nedenle aynı nehre bir daha girdiğinizde su da aynı su değildir, siz de eskisi gibi değilsinizdir, siz de değişmişsinizdir. Çünkü herşey akar, değişir. Değişim süreklidir.

Yazar : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanılamaz )

Bosphorus - Öküz Geçidi

İstanbul boğazı Bosphorus'un eski Latince anlamı "Öküz Geçidi"dir. Bu da bir mitolojik efsaneye dayanmaktadır. O zamanlarda bir güzellik yarışması düzenlenir ve bu yarışmada Afrodit birinci seçilir. Bunun üzerine Zeus, eşi Hera'ya farkettirmeden Afrodit ile buluşmak ister. Bu nedenle Afrodit'e boğazın diğer yanında bir mağarada randevu verir ve bu randevuya giderken iki yaka arasında gökkuşağından bir köprü oluşturur. Kendisi de altın boynuzlu bir öküz şekline girerek bu köprüden geçer ve Afrodit ile buluşur. İşte bu nedenle İstanbul Boğazı'nın adı Bosphorus yani eski anlamıyla "Öküz Geçidi" olarak kalmıştır.

Diğer bir versiyona göre Zeus, Afrodit ile değil İo ile buluşur. Şüphelendiği için yanlarına gelen karısı Hera'dan İo'yu saklamak için, kızı bir öküze dönüştürür. Hera şüpheleri geçmediğinden bu öküze sinekler musallat eder. İo da sineklerden kurtulabilmek için boğazın bir tarafından öteki tarafına doğru koşarak kaçmaya başlar. Bu nedenle Öküz Geçidi denmektedir.

Bunun gibi birkaç versiyon bulunur ama ana tema, ya Zeus ya İo ya da Afrodit'in öküz şeklinde boğazdan geçtiğidir.Bu ad, Yunanca "öküz" demek olan Boô ile "geçit" anlamındaki ôqo sözcüğünden türemiştir.

What the Internet is doing to our brains?

Edge.org'taki ilginç bir tartışma konusunu paylaşmak istiyorum, hepimizi ilgilendiriyor:(İngilizce içerik )

http://www.edge.org/documents/archive/edge250.html#carr
What the Internet is doing to our brains - Is Google making us stupid?
By Nicholas Carr ( And other comments under this article )

La Lengua Española-Yardım!

Dostlarım, İspanyolca düzensiz/kuralsız fiiller konusunda desteğe ihtiyacım var. Çünkü her zaman için başka başka çok fazla kuralsız fiil var....Bunları rahat ezberlemenin metodunu bulmuş/keşfetmiş olan bir arkadaş varsa yalvarırım bana mail atsın ! :-)

En Kötü Kabusumuz: Afazi

Toplumumuzun en büyük sorunlarından biri olarak gördüğüm afazi konusuyla ilgili yazılmış aşağıdaki güzel yazıyı sizlerle paylaşmamak olmazdı:
-------------------------------------------------------------------------------
En Kötü Kabusumuz: Toplumsal Sözyitimi (Afazi)
[ Dr. Sinan Canan ] (Başkent Ünv. Öğretim Görevlisi) 'ın yazısı:

“Ne demek istediğinizi bir türlü anlatamıyor musunuz? Kimse dilinizden anlamıyor gibi mi hissediyorsunuz? Tartışmalarınız hep sonuçsuzluğa mahkum mu oluyor? En basit konular bile kavga vesilesi mi oluyor? Etrafınızda konuşan herkes size ahmakmış gibi mi geliyor?

“Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi (induced social aphasia)”, çoktan teşhisi konmuş olan ve bilinçli olarak pek fazla bilinmese de, günlük yaşamımızı derinden etkileyen bir toplumsal hastalığın adı.
Sözyitimi (aphasia/afazi: latince; a-olumsuzluk eki; phasis: konuşma) aslında tıbbi bir terimdir: İnsan beynini diğer canlılardan büyük oranda ayıran en önemli özelliklerden birisi olan “lisan” özelliğinin bozukluklarını tanımlamakta kullanılan genel bir terim.
Beyin kabuğumuzda, adına “lisan” dediğimiz bu karmaşık mekanizmayı yürüten bir takım merkezler bulunur. Bu merkezler, görme ve işitme duyuları başta olmak üzere, duyusal yollardan algılanan verilerden yola çıkarak, kelimeleri algılama, anlamlarını kavrama, uygun anlamlı kelime dizileri üretme ve bunları konuşarak ifade etme şeklinde özetlenebilecek bir takım karmaşık süreçleri yönetirler. Tam mekanizması halen açıklığa kavuşturulamamış bu karmaşık süreçler sayesinde, “konuşma” ve “anlama” dediğimiz işlemler gerçekleştirilir. Eğer bu beyin bölgelerinden bir ya da bir kaç tanesi (yaralanma, damar tıkanması, beyin kanaması gibi) çeşitli nedenlerle hasara uğrarsa, hasar gören bölgenin işlevine göre özel bir sözyitimi tablosu ortaya çıkar. Bu konu, tıbbi pratikte oldukça önemli olup, bir çok farklı hastalık tipini içermektedir.

Burada bahsedeceğimiz (ve yazının geri kalanında ‘C.T.S.’ olarak kısaltacağım) Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi ise, organik bir rahatsızlığa/yaralanmaya/hasara bağlı olmayan; organik açıdan tamamen sağlıklı beyinlerde de görülebilen ve nisbeten yeni tanımlanmaya başlanan bir sözyitimi tipidir. Teşhisi ve tanımı –benim bildiğim kadarıyla- geniş anlamda ilk defa yazar Alev Alatlı tarafından yapılan C.T.S.’de sorun, iletişimde kullanılan kelimelerin anlamlarındaki muğlaklıktır. Kelimeler, kullanan kişiler tarafından farklı anlamlarda kullanıldıklarında veya farklı bağlamlara göre farklı anlamlar yüklendiklerinde, ortaya iletişimi engelleyen özel bir sözyitimi tipi çıkmaktadır.
Görünen o ki, bu toplumsal “hastalık” günümüzde yaşadığımız bir çok kavramsal sorunun da temelini oluşturmaktadır.

C.T.S.’nin Belirtileri
C.T.S., aslında belirtileriyle uzunca bir süredir gündemimizde olan bir toplumsal sorun. Televizyonlardaki tartışma porgramlarından, köşe yazarlarının ele aldıkları konuları değerlendirmelerine; arkadaş sohbetlerimizden, uluslararası ilişkilerdeki söylemlerimize kadar bir çok yerde C.T.S. sıkıntıları ile karşılaşıyoruz. Bir çok kavram ve terim, net tanım veya tarifleri yapılamadığı (yahut kasıtlı olarak net bir biçimde tanımı yapılmaktan kaçınıldığı) için, en basit konularda bile kavga nedeni haline getirilebiliyor. Canlı örneklerini, “laiklik”, “milliyetçilik”, “sosyalistlik”, “irtica”, “vatanseverlik” gibi popüler kavramlara yüklenen binbir farklı anlamı kavramaya çalışırken hepimiz yaşıyoruz zaten.
Kimine göre insanları ayırmaksızın vatanını ve vatandaşını sevmek milliyetçilik iken; kimine göre aynı terim, sadece “belli bir kafatası çapına sahip insanların yaşadığı topluluğu ve bu topluluğun paylaştığı coğrafi alanı” sevmek anlamında kullanılabiliyor. Kimine göre başını örtmek “gericilik” iken, kimine göre de, baştaki bezle uğraşmak “gericilik” olarak nitelendirilebiliyor. Birisi kendi görüşünü “tek çağdaş yaklaşım” olarak sunarken, bir diğeri onu ”çağdışılık” ile suçlayabiliyor!
Teşhisi yapan yazar Alev Alatlı, konu hakkında şunları söylüyor: “Ben buna toplumsal afazi diyorum. Çünkü kimsenin başına taş düşmedi, ama Türkiye insanlarının tıpkı travma geçirmiş afazi hastaları gibi, söylenenleri söylendiği biçimde anlamadıkları, ağızlarından çıkanı formüle edemedikleri, söylemek istediklerini istedikleri gibi söyleyemedikleri bir duruma itilmiş olduklarını düşünüyorum, görüyorum”

C.T.S.’nin Muhtemel Nedenleri ve Sonuçları
Geçtiğimiz yüzyıl, dünyada çok büyük değişimlerin yaşandığı bir yüzyıl oldu. Türk insanının yaşadığı değişim ise bunun da fevkinde idi; zira o, yaşlı bir imparatorluğun yıkılışına ve genç bir Cumhuriyet’in kuruluşuna aktif bir katılımcı olarak şahitlik etti. Hele 1950’lerden sonra köyden kente göçüşteki aşırı artış ve insanların karşılaştıkları temel değer değişiklikleri, kemale erdirilemeyen bir eğitim sistemi ile de birleşerek, insanların kafalarını iyiden iyiye karıştırdı. Enflasyon da şaşkına çevirdi Türk insanını: Bir ömür içinde kuruşlar, liralar, milyarlar, trilyonlar.. hepsi birlikte değerlendirilmek, kullanılmak zorundaydı. Bir zamanlar ayıpladığımız kavramlar, hayat felsefesi olarak takdim edildi: Komşusu açken tok uyuyamayan insanlar “kapitalist” ve “liberal” olmaya itildiler. Büyük bir imparatorluğu kaybetmenin doğal travması olan “sıradanlaşma hissi” aşılamadı. Hamasi düşünce kalıpları ve slogansı fikirler geçer akçe hale gelmeye başladı. “Bilgi toplumu” olma yolunda hiç bir ciddi politika üretilemedi. Bir de buna, sürekli “asli hedef” gibi takdim edilen “yabancı lisanla eğitim” ve batı karşısındaki geri kalmışlık komplekslerini de ekleyelim...

Nedenler muhtelif; fakat neticede, insanların birbirleriyle iletişimde kullandıkları en önemli araç olan lisanın temel elementleri olan kelimeler, anlamlarını yitirmeye başladılar. Anlamlarını bilmediğimiz kelimelerle konuşuyor, karşımızdakinin söylediğini ancak kendi tanımlarımızla anlayabiliyoruz.

C.T.S. ve bundan kaynaklanan sorunlar, beynimizdeki anlamlandırma mekanizmasında ciddi bir bozulmaya işaret etmektedir. Beyninizde herhangi bir terimin net bir tanımı bulunmuyorsa; veya sizin tanımınız, diğer beyinlerdekilerden ciddi farklılıklar gösteriyorsa, bu durumda C.T.S. mağduru olmanız işten bile değil.

Meselenin boyutları ise, sanıldığından çok daha ciddi. Üstesinden gelmek üzere çaba gösterilmediği sürece C.T.S., sonraki nesillerin, sadece kendilerine dikte edilene inanacakları, kendi düşüncelerini üretemeyecekleri ve hür düşünce diye bir kavramın artık anlaşılmaz bir “lüks” olacağı bir ortamda yetişmeye mahkum olabilirler. Zira lisanımız, dünyayı anlamlandırmakta kullandığımız en önemli araçtır ve kelimeler anlamını yitirdiğinde, yavaş yavaş her şeyin anlamı da silinmeye başlayacaktır.

C.T.S.’den Korunma Yolları?
Toplumsal sözyitiminin etkilerini bir anda ortadan kaldıracak sihirli bir formül henüz ne yazık ki yok. Zira C.T.S.’nin kendisi de gökten zembille inen bir sorun değil. Fakat sorunu teşhis edip, nedenleri üzerinde düşünerek bazı çıkış yolları önerilebilir.

En önemli kalkan, belli ki ‘bilgilenmek’tir. Gerekli olan bilgi ise, C.T.S.’nin bize yasakladığı, anlamamızı engellediği alanlardan alınacak bilgidir: Kelimelerin anlamları, kökenleri, kültürümüzdeki karşılıkları, olabildiğince belirgin tanımlamaları ve anlam sınırları..., gibi. Bu amaçla gerekirse, sözgelimi, ayrıntılı ve dinamik bir kavramlar sözlüğü dahi hazırlanabilir. İhtilaf konusu terimler başta olmak üzere, farklı kesimlerden uzmanların mutabakatıyla, kelimelerin olası tüm anlamlarını içermeyi amaçlayacak böyle bir proje, önemli bir başvuru kaynağı ortaya çıkarabilir. Böyle bir başvuru omurgası ise, bir nevi “iletişimin anayasası” gibi kullanılarak, ihtilafların ve C.T.S.’nin önüne büyük oranda geçilebilir.

İkinci, ama belki de daha önemli bir yol, her konuda fikir beyan etmenin “ayıp” olduğunun sıklıkla hatırlanması ve bunun eğitiminin programlı bir şekilde yeni nesillere verilmesidir. Konuşan, konuştuğu konudaki konu ve konuyla ilgili birikimi hakkında bilgi sahibi olmalı, yani, kendinin farkında olmalıdır (ilmin temeli nedir ki zaten?). Tartışılacak konular öncelikle uzmanları tarafından masaya yatırılmalı ve yine uzmanlarca belirlenen bir tartışma çerçevesi içinde, makul ve olası tüm anlamlarıyla irdelenmelidir. Herkesin bilim adamı, herkesin bilim felsefecisi, herkesin din alimi, herkesin futbol yorumcusu olduğu bir toplumda, “gerçekten uzman aydın” bulma imkanımız gittikçe azalacaktır (ve azalıyor). Meydan gün geçtikçe, kıymeti kendinden menkul akülü aydınlara kalacaktır. Dolayısıyla artık, anlamsız kelimelerin havada uçuştuğu bir “sözyitimsel kakofoni” ortama hakim hale gelecektir (tanıdık geliyor mu?).

En sonuncu ve belki de en önemli yol ise, lisan dediğimiz aracın tabiatını anlamaktan geçer. Kullandığımız tanım ve kelimeler genelde tek bir anlama gelmez. Tek doğru anlamı bizim bildiğimiz anlamı olmayabilir; ve genellikle de durum budur. Koşullara, bağlamlara ve kişilere göre, aynı kelimeler, farklı anlam bulutlarını ifade etmek için kullanılabilirler. Bunu bildiğiniz takdirde, kelimeler üzerinde kopan kavgalardan fayda ummanın da ne kadar beyhude bir beklenti olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Tanım aralığı belirlenemeyen kavramlar üzerinde tartışmak, E. F. Schumacher’in “ıraksayan sorunlar” diye nitelendirdiği sorunlar kapsamına girer ve çözüm kümeleri “sonsuz”dur. İkili “ya o/ya bu” mantığı çoğu zaman bu sorunların çözümünde yetersiz kalmaktadır (ya gericisin, ya da ilerici... neye göre?). Yeni bir araç olarak “hem/hem de” yaklaşımının, yani “saçaklı mantığın (fuzzy logic)” kullanılması, bir dereceye kadar da olsa, yeni bir düşünce yolu açması bakımından fayda sağlayabilir.

Buraya kadar, aklımızı ve iletişim yeteneklerimizi büyük oranda iğdiş eden önemli bir toplumsal soruna dikkat çekmeye çalıştım. Sorun gerçekten büyüktür ve bütün boyutlarını bu hacim içerisinde irdelemek de imkan dışıdır. Fakat düşündüğümüz takdirde her birimiz, kendi fikir yaşamımızda bu “sendrom”un sıkıntısını az yahut çok çekmekteyiz. Dolayısıyla bu konu, üzerinde ciddi olarak kafa yormayı gerektiren ve acil çözüm isteyen bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Kelimeler, düşünme birimlerimiz; anlamları ise düşüncelerimizin ta kendileri. Onlar olmazsa, ‘biz’ diye bir şey kalır mı acaba?

Bence bu, üzerinde düşünmeye değer bir konu...

Ek Okumalar
Alev Alatlı ile konuya ilişkin yapılan mülakatlardan;
http://www.radikal.com.tr/2000/03/14/insan/tu.shtml
Alev Alatlı “Schrödinger’in Kedisi: Kabus” (roman) Boyut Yayınları, 1999.
E.F. Schumacher, “Aklı Karışıklar İçin Kılavuz”, İz Yayıncılık, 1999.
http://onarimcilar.net/
http://www.alevalatli.com/

Neden "Arzu'nun mağarası" ?

Bloguma "Arzu'nun mağarası" ismini vermemin sebeplerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Mağara ile ilgili mitlere ve sembollere kadim uygarlıklarda çok fazla rastlayabilirsiniz. Birçok ilahi şeyler ya dağ ya da mağara gibi yerlerde yaşanmıştır. Bunun dışında mağara ile ilgili en önemli mit, "Mağara mitosu" dur ve insanın gerçekleri farkedip aydınlanmaya başlamasını sembolize eder. Bu mitosta herkes bir mağarada, mağara çıkışna arkası dönük bir şekilde, heryeri oturdukları yere bağlı olarak karşısındaki ekranan bakmaktadırlar. Bu ekranda gördükleri aslında gerçek dünyanın yansımasıdır. Hepsi o şekilde bilinçlendiği için, bağlarını çözüp mağara çıkışına yönelmez, çünkü böylesine alışmışlardır ve böylesi kolay ve öğretilmiş olandır. Derken biri birgün, bir mağarada olduklarını ve yanılsamaya baktıklarını farkederek, cesaretle bağlarını çözer ve mağara çıkışına merakla yönelir. Çıkışa yaklaştıkça bir ışık gelmeye başlar. Bu ışık ilk başta gözlerini kamaştırır ve birşey göremez, gözleri bu ışığa alışkın değildir. İlerlemek zorlaşır. Ama cesaret ederek ve bıkmayarak ilerlemeye devam ederse, gözleri bu yeni ışığa alışır ve çıkışa doğru gelir. Çıkışta gerçek dünyanın tam da kendisini görür. Ama bunu yapabilmek için çok çalışması ve tüm bildiklerini unutup yeni bir sayfa açması gerekir. Çünkü hiçbirşey yanılsamada göründüğü gibi değildir. Burası biraz Matrix filminde de işlenmişti.

İşte bu nedenle mağara. Burası benim aydınlanma mağaram. Mağarada olduğumun farkındayım ve çıkışa doğru cesaretle ilerlemeye çalışıyorum. Bu ilerleme esnasında okurlarıma bazı tecrübelerimi aktarabilir, bilgi katabilirsem ve de birşeyler paylaşabilirsem, ne mutlu bana...

Ve uzun zamandır yazmakta olduğum şeyleri paylaşmak için niçin bu kadar bekledim?
Çünkü hazır değildim... Netleşmemiş zihinden bulanık konular aktarsam olmazdı... Bu nedenle 14 Temmuz 2008'de blogum yayın hayatına başladı...Sevgiyle kalın,

Çaresizsen, çare sensin!

Resmi büyüterek yazıları okuyabilmek için lütfen resmin üzerine tıklayınız:

Ani Papirüsü

Ani papirüsü, Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda bulunan bir bölümdür ve ölüm sonrasını anlatmaktadır. Şu an British Museum’da bulunmaktadır. Hem şekillerle hem de ideogramlarla ( hiyeroglif ) ölümden sonra insanın karşılaşacağı fenomenler sembolik ifadeyle anlatılmıştır.


Ölümden sonra insan ruhunun değişik denemelerden ve yargılardan geçtikten sonra, hayatın ve ölümün tanrısı olan Osiris’ in huzuruna çıkmadan önceki son aşamadır. Ölünün ruhuna, yanında bulunan tanrı, ruhların rehberi Anubis eşlik eder. Ölünün elinde kendi "Ka"sı yani dublesi vardır; Ka'nın bedenden ayrılmış olması, ölmüş olduğunu gösterir. Kalbin tüyle tartılması, insanın hislerinin adaleti engeleyecek kadar yoğun olmaması gerekliliğiyle özdeşleştirilmiştir. Tüyün kalpten hafif olması saf ve güçlü bir kalbe işarettir ve onu ölümsüzlerin dünyasına götüren niteliktir. Yargılamada Anubis ve Horus da tanıklık yapacaklardır; terazinin bir yanında Thoth tarafından yerleştirilmiş olan ve kendi adaletinin tüyü ile dengeleyerek ölünün kalbini tartacak olan Maat bulunmaktadır. Thoth, tartılma sonucu ve tüm olan biteni kadim göksel kayıtlara işler. Ve o kayıtlarda o kişinin daha önce yapmış olduğu hareketler de kayıtlıdır.

Tüy ile kalp eşit veya hafif gelirse, o zaman ölmüş insan kapının ardına geçer yani Osiris'in Krallığına kabul edilir. Papirüsün sağ tarafında Osiris Krallığı sembolize edilmiştir. Bir kez Amenti’ye ulaştı mı, arınmış olan ruh, asla bir daha bu dünyaya geri dönmez. Eğer kalbin tartılmasında kalp, tüyden daha ağır gelirse, maddeyi ve maddi şekilleri temsil eden bir canavara teslim edilir ve bunun sonucunda dünyada daha adil işler yapmak için bu dünyada tekrar başka bir bedende doğar.

Bu sizlere, tüm dinlerde bulunan ölüm sonrası yargılanma konusunu hatırlatmıyor mu?

SÖYLE BAKALIM ?


Herşey Seninle Başlar !

Çaresizlik öğrenilmiştir.
Başarılı olmak da öğrenilebilir.
Sende sandığından fazlası var!
Gelebileceğin en iyi yerde değilsin.
Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır.
Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur.
Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren!
Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.
Zirvede her zaman bir kişiye daha yer var.
Her şey seninle başlar!
Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın.
Hayatta ya tozu dumana katarsın,
Ya da tozu dumanı yutarsın.
Seçim senin!

*Mümin Sekman

Başarı Üzerine Güzel Sözler !

"Hiçbir işi imkansız diyerek bırakma. Ertesi gün başkalarının o işi başarırken çıkardığı gürültüyle uyanırsın."

"Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil!"- Mümin Sekman

"Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla hoşgörebiliriz. Yaşamdaki asıl trajedi, yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır." - Plato

''Bazen büyük sonuçların, küçük şeylerin sonucunda ortaya çıktığını dikkate alınca, düşünüyorum ki, küçük şey yoktur.'' - Bruice Barton

"Eflatun''a sormuşlar;İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir ? Eflatun tek tek sıralamış, Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler."


"Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceğinizi yapın. "-Theodore Roosevelt

"İnsan sahip olduklarının toplamı değil, fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır. "- Jean Paul Sartre

"İnsanın yaşam düzeyini bilinçli bir çabayla yükseltme konusundaki tartışma götürmez yeteneğinden daha cesaret verici bir gerçek bilmiyorum. - Henry David Thureau

"Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil. "- Ben Sweetland

" Ahlak konusunda en önemli dersler kitaplardan değil, yaşanan deneyimlerden alınır."- Mark Twain

"Deneyim düşüncenin, düşünce ise eylemin çocuğudur." -B. Disraeli

"İnsanlar öğrenme dürtüsüyle doğarlar. Öğrenmeye karşı merak ve bundan duyulan zevk insanın doğasında vardır. Bunlar bebeklikten başlayarak zamanla yok edilir. "- W.E.Deming

"Coşku, zekadan daha önemlidir."- Albert Einstein

"Düşünmek ve söylemek kolay, fakat yaşamak, hele başarı ile sonuçlandırmak çok zordur."- Ziya Gökalp

"Başarının sırlarından biri, geçici başarısızlıkların bizi yenmesine izin vermemektir. "-Mark Kay

"Yapabildiğimiz herşeyi yapsaydık, buna kendimiz bile şaşardık. " - Thomas Edison

"Başkaları için duyduğun kaygı, kendin için duyduğun kaygıların önüne geçtiği zaman olgunlaşmışsın demektir. " - John Mac Noughton

"Zenginlik ve güzellikle birlikte bulunan ihtişam geçicidir ve kolay zedelenebilir. Erdemse muhteşem ve ölümsüz bir servettir. " - Sallust

" Başkaları yararına iyi bir şey yapmak görev değil, zevktir. Çünkü sizin sağlık ve mutluluğunuzu artırır. " - Zoroaster

"Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir. " - Sokrates

"Engeller beni durduramaz, her bir engel kararlılığımı daha da güçlendirir."- Leonardo da Vinci

"Üstelemek başarının temel unsurudur. Kapıyı yeterince uzun süre ve yüksek sesle çalarsanız, birilerini uyandıracagınızdan emin olabilirsiniz." - Henry Wadsworth Longfellow

"Bir kitap bir aynadır. Ona bir eşek bakacak olursa karşısında elbette bir evliya görmez." - Goergo C.Lichtenberg

"Çömez yakınıyormuş: "Bize öyküler anlatıyorsun ama anlamlarını açmıyorsun." Usta yanıt vermiş: "Biri sana meyveyi çiğneyerek ikram etse hoşuna gider miydi?" - Paul Brunton

"Büyük düşler kuranlar düşlerini gerçekleştirmez, aşarlar." - Alfred Lord Whitehead

"Arzu varsa çözüm de vardır. " - Anonim

"Olumsuz düşünceleri zihinsel canavarlar halini almadan önce yok edin."- Anonim

"Sizi korkutan her deyim size güç, cesaret ve güven kazandırır. Kendinize "Ben bu dehşeti yaşadım. Bundan sonra gelecek şeylere hazırım" dersiniz."- Eleanor Roosevelt

"Kimi insanlar yaşamımıza girer ve çıkarlar. Kimileride bir süre yaşamamızda kalır ve kalbimizde ayak izlerini bırakırlar, o zaman bir daha asla aynı insan olamayız. "-Anonim

"İnsanın ruhu felç olmaz. Soluk alabiliyorsanız, düş de kurabilirsiniz. "-Tavuk suyuna çorba

"Yeterince sevginiz varsa dünyada ki en mutlu ve en güçlü insan olursunuz. "-DR. Emmet Fox

"Hata değil çare bulun."- Henry Ford

"Annem Hep, "Herkesin kaderini kendisinin çizdiğine inanırım. Yaradanın sana verdiğiyle en iyisini yapmalısın" derdi. " - Forrest Gump Filminden

"Düş kurmak değil, bir düşe sahip olmamak budalalıktır." - Cliff Clavin Cheers

"Başkalarına yardımcı olmak için elinize her zaman büyük fırsatlar geçmez, ama küçük fırsatlar hergün çıkar."- Sally Koch

"Deneyim: En acımasız öğretmen odur. Fakat en iyi öğretmen de odur. "C.S. Lewis

"Düşünceli olun, çünkü karşılaştığınız herkes inanın en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor." - Plato

"Sana bütün bunları kim öğretti, Doktor?" Yanıt anında geldi. "Acı çekmek." - Albert Camus

"Kendinizi tanıyıp ifade etmek onu inkar etmekten çok daha kolaydır ve başarırsanız liderlikle ödüllendirilirsiniz."- Warren Bennis

"Bir değişim, bize gelişme fırsatını sağlayacak olan bir sonraki değişime yol açar." - Vivien Buchen

"Başarıya ulaşıp sıcrama yapan bireyler, aynı zamanda değişimin ustaları olacaklardır."- R. Kanter

"Başkası düştü mü, "çürük tahtaya basmasaydı" deriz. Kendimiz düşünce, bastığımız tahtanın çürük çıkmasından şikayet ederiz. " - Cenap Şehabettin

"Dünyada bir çok kabiliyetli kişiler, küçük bir cesaret sahibi olmadıkları için kaybolurlar."- Sydney Smith

"Durmak ölüm, taklit uşaklıktır, çalışmak ve yetişmek ise hayat ve hürriyettir."- L.Y. Rauke

"Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz."- Cladue Bernard

"Mevcut bilgi birikimimizle öyle sorunlar yaratırız ki aynı birikimimiz bu sorunları çözmemize yetmez. " - A. Eınstein

"Bilgi, tek başına ekonomik bir kaynak değildir. Bilgi alınıp satılamaz, sadece bilgiyle yaratılanlar alınıp satılabilir." - P.Drucker

"Hayatta rasladığım herkes, bir bakımdan bana üstüdür. Bu yüzden kendisinden bir şeyler öğrenebilirim."- Emerson

"İlk çağlarda güçlü olan, endüstri çağında zengin olan kazanırdı. Bilgi çağında ise bilgili olan kazanacaktır." - A. Toffler

" Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşısındakilerinin anlayabiceği kadardır. " - Mevlana

"İlim ilim demektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır."- Yunus Emre

"Tez elde edilen başarı, insanı kararsız ve maceraperest yapar."- Bacon

"Güçlükler başarının değerini artıran süslerdir."- Moliere

" Hayatta başarılı olanlar, kendilerine gereken bilgileri öğrenmekten bir an geri kalmazlar ve hadiselerin sebeplerini her zaman araştırırlar. "-Rudyard Kipling

"Ne başarırsanız başarın, size yardım eden mutlaka vardır." Athea Gibson

"En sıradan iş bile büyük başarılar getirme potansiyeline sahiptir." - H.Jackson Brown

"Başarılarını gizlemek en büyük başarıdır."- La Rochefoucauld

"Okunu hedefden öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştıramayan okçudan daha başarılı değildir." - Montaigne

"Para asıl parayı çekerse, başarı da başarıyı çeker." - Chamfort

" Büyük işler başarmak isteyen kimse, ölüm yokmuş gibi davranmamalıdır. " - Vauvenaroues

"Başarı isdediğini elde etmek, mutluluksa elde ettiğini sevmektir."- Brown

" Büyük aşkların ve büyük başarıların büyük riskler içerdiğini unutma. Kim iyi yaşamış, bol bol gülmüş ve çok sevmişse, başarıyı yakalamış demektir. " - Bessie Anderson Stanley

"Ders alınmış başarısızlık başarı demektir."- Malcom S. Forbes

"Başarı insana belki çok şey öğretmez, fakat başarısızlık çok şey öğretir. " -Çin Atasözü

"Mağlubiyete uğrayınca ümitsizliğe kapılma, her başarısızlıkta bir zafer arzusu yatar. "-Germain Martin

"Başarısızlıklar, kuvvetlilere daha da kuvvet verir." - Saint Exupery

"İyi bir başlangıç, yarı yarıya başarı demektir. " - Andre Gide

"Her şeyin mühim noktası, başlangıçtır."- Eflatun

" Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur."- Cicero

"Ya başlamamalı, ya daa bitirmeli." - Ovidius

"Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur." - Victor Hugo

"Çalışanlar, kötülük düşünmeye vakit bulamazlar. Çalışmayanlar ise, kendilerini kötülükten kurtaramazlar." - Hz. Ali

"Basit bir adamın elinden geleni yapmaya çalışması, zeki bir adamın tembelliğinden iyidir."- G. Gracian

"Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır."- Balzac

"Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkutan kurtarır. "-Konfüçyus

"Başkalarının kusurlarını tartarken, parmağıyla terazinin kefelerini bastırmayan insan pek enderdir. " - Byron Langenfeld

"Büyük adam büyük olduğunu; fakat büyüklüğünün küçüklük olduğunu bilir. "-Andre Maurois

"Bundan yirmi yıl sonra, yapmadığınız şeylerden dolayı, yaptıklarınızdan daha fazla pişman olacaksınız. Öyleyse demir alın ve güvenli limanlardan çıkın, rüzgarları arkanıza alın, araştırın hayal edin ve keşfedin." Mark Twain

"İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır. " - Rene Descartes

"İnsan beyni sahibinin ihtiyaçlarından fazla gelişmiş bir araca benzer. "-A. R. Wallece

"En büyük zaman hırsızı kararsızlıktır." - C. Floru

"Gülümseyin: öyle samimi ve sıcakolun ki her sıktığınız ele, ruhunuzu da katın. " - Dale Carnegie

"Harukulade şeyler ancak, içlerindeki bir şeyin koşulların üzerinde olduğuna inanma cesaretini gösterenler tarafından yapılmıştır." Barton

"Ben hayatımın hiçbir anında karamsarlık nedir tanımadım." - M. Kemal Atatürk

"Güzel bir düşünce de ibadet sayılır." - Ahmet İbşihi

"Kararlılık insan iradesinin uyandırma zilidir." - Anthony Robbins

"Yapmak istediğin herşeyi düşünerek karar ver, verdiğin kararı da mutlaka gerçekleştir. "-Benjamin Franklin

"Kişinin geleçe dönük umutları şimdiki gücünün kaynağıdır." - Maxwell

"Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebiliği kadar başarılı olur. Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz. " - Arnold Schwarzenegger

"Yetenekler ortaktır; herkes onlara sahiptir ama nadir olan yeteneklerimizin bizi götürdüğü yere gitme cesaretidir." - Anonim

"Allah´a dyan, sa´ye sarıl, hikmete ram ol… yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. "-Mehmet Akif Ersoy

"Eğer sizde deha varsa çalışkanlık bunu inkişaf ettirir. Eğer yoksa onun yerini doldurur."- Reynolds

"Gerçek başarı başarısızlık korkusunu yenebilmektir." - Sweeney

"Ne geçmiş vardır ne gelecek; sadece sonsuz bir şimdi vardır." - A. Cowley

"Başarı,küçük hataların ve başarısızlıkların biraz ilerisinde duran şeydir." - T. J. Watson

"Akıl kendi başına cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapabilir."- John Milton

"Bazı kimseler güllerin dikeni olduğundan yakınırlar. Ben dikenlerin gülü olduğuna şükrederim." - Alphonse Kann

"Kişinin geleceğe dönük umutları şimdiki güçünün kaynağıdır."- Maxwell

"Bir gemi doğuya gider, biri batıya. Esen aynı rüzgarla: hangi yöne gidebileceğini belirleyen rüzgar değil, yelkendir."- Ella Wheeler Wilcox

"Bazı yenilgilerin nedeni, insanların işi yarıda bıraktıklarında, başarıya ne kadar yakın olduklarını bilememeleridir."- Thomas Edison

"Gücünü aşan rolü üzerinde alırsan, bu rolü, iyi oynamadığın gibi yapabileceğin rolüde terk etmiş olursun."- Epiktotes

"Demir mıklatısa aşıktır. Hep ona doğru koşar, zaferde sabra aşıktır ve devamlı ona koşar. "-Sühreverdi

"Beklemeyi bilen insan herşeyi elde edebilir. "-Benjamin Disraeli

"Dünyada yeteneksiz insan yoktur. Sadece iyi eğitilmemiş ve iyi yönlendirilmemiş insanlar vardır."- Angle Peartri

"Tembel insan yoktur. Sadece kendisine esin kaynağı oluşturacak kadar güçlü amaçları olmayan insanlar vardır. "- Anthony Robbins

"Hayatta yapabileceğiniz en büyük hata, sürekli bir hata daha yapacağımız korkusudur."- Albert Hubbard

"Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonrada alışkanlıklarımız bizi oluşturur."- John Dryden

"Alışkanlık hizmetkarların en iyisi, efendilerin en kötüsüdür."- Nathaniel Emmons

"Başarının sırrı işini tatile çevirmektir."- Mark Twain

"Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir."- Latin Atasözü

"Kişisel başarı için televizyonunuzu öldürün."- Steve Chandler

"Başarıya ulaşamayanların yüzde doksanı yenilgiye uğramamıştır. Sadece pes etmişlerdir."- Paul J. Meyer

"Kitaplar aklın çocuklarıdır." - Jonathan Swift

"Düşünceler gayeyi doğurur. Gayeler eyleme dönüşür, eylemler alışkanlıkları oluşturur. Alışkanlıklarda karakter belirleyerek kaderimizi tayin eder. Zor bir iş, zamanında yapmamız gerekip de yapmadığımız kolay şeylerin birikmesiyle oluşur. . " - Henry Ford

"Plansız çalışan kimse, ülke ülke dolaşıp hazine arayan bir insana benzer."- Descartes

"Hepimiz zamanın kısalığında söz ederiz de; boş geçen zamanı nasıl geçireceğimizi bilmeyiz. "-Seneca

"Rüzgarın yönünü tayin edemeyiz ama geminin yönün değitirebiliriz. " - Seneca

"Tanrı zor savaşlara, iyi askerlerini gönderir." - Seneca

Kaynaklar: Kigem ve kişisel eklentiler

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Dualite ?

Dualite, adı üzerinde olmak üzere, herşeyin dual olması yani zıt çift olmasıdır. Mesela ruh ve beden, gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık, kadın ve erkek, melek ve şeytan gibi. Aslında ilahi planda dualite diye birşey yoktur fakat herşey maddi plana inince dualleşir. İnsanların birşeyi anlamak veya değer biçmek için dual düşünme şekline ihtiyacı vardır. Yoksa kendi kapasiteleri itibariyle dual olmayan şeyleri anlayamazlar. Mesela kötü olmasa, iyiyi tanımlayamazlar, insani mantık bu şekilde çalışır (kama manas). Fakat ulaşılması gereken şey, bu ikisini aynı kapta eriterek, ikisinin bir olduğu noktaya ulaşabilmektir.

Dualite dünyaya indi ve insanların kafası karıştı. Aslında dünya bir dualiteydi, ruh maddeselleşti ve kendi içinden bir yaratım çıkardı. İyi ve kötü doğdu, karanlık ve aydınlık doğdu, kadın ve erkek oldu. Melek ve şeytan ele ele vermeden dualite bitmeyecek. Bu, insanların işine gelmeyecek çünkü kendilerini çırılçıplak bulacaklar. Ne meleğe sırtlarını dayayabilecekler; ne de şeytanı lanetleyerek kendi davranışlarını anlamlandırarak yandaş bulabilecekler. Çünkü onlar asla bir birey olamayacaklar, koşullardan bağımsız olamayacaklar; hep karşılaştıracak bir şey arayacaklar; ancak o şekilde kendilerini tanımlayabilecekler. O zamana dek ise; ya meleğin ya da şeytanın kölesi olarak yaşayacaklar; gerçeğe ulaşmak için ikisini el ele tutuşturmaları gerektiğini bilmeden...

İşte o zamana kadar, kayıp bir ruh olarak dolaşmaya devam edeceğim. Çünkü ancak bütünü gördüğümde bir anlam kazanabileceğim. Uzak diyarlar çekecek beni, insanlardan kaçacağım. Yollarda bilenmek isteyeceğim. Bazen sadece savaşmak gerekir, zafer belki de öyle büyük bir şey değildir. Zafer sadece bir andır ve kazanılana kadar yaşanılan şeylerle anlam kazanır. Bazen kazanmak aslında kaybetmektir; ya da kaybetmek gerçek kazanıştır. Zaferin ne olduğunu, nasıl olacağını düşünmeyeceğim; olabildiğince yaşamaya ve yazgımı gerçekleştirmeye çalışacağım. Benim gibi olanlar çekecek beni; oysa belki de cevaplar benim gibi olmayanlarda yatacak. Fakat benim gibiler benzerlerini ararlar; belki de sadece benzer olmayanlara katlanabilmek için güç toplayabilmek amacıyla. Ya da bir yazarın dediği gibi “Ancak bir benzerim öldürebilir beni” mantığıyla... O zamana dek; tam bir özgürlük olmayacak diğerlerinden farkımız; sadece kölesi olacağımız şeyleri seçebilme özgürlüğümüz olacak bizlerin... Farkındalıklar acı verecek, bu acılar başka şeylere ve yaratıma yönlendirilecek. Ve yaratımın aslında salt mutluluk değil, neden acıdan kaynaklandığını düşünüp duracağız. Acı çeken, kafası karışık çocuklar olacağız biz. Ve acının da nasıl yaşanması gerektiğini bildiğimiz için kendimizle gurur duyacağız. Çok sıkılacağız ama sıkıntının zeka belirtisi olduğunun da farkında olacağız. Kendi özgürlüğümüzün kölesi olacağız. Biz, kafamızı kaldırıp güneşin ışıklarının yüzümüzü yalamasına izin vereceğiz ama güneşin nasıl bir şey olduğunu bilemeyeceğiz...Ateş böcekleri ateşin etrafında dönerler ama ateşin ne olduğunu hiçbiri gerçek olarak bilemez. Ateşin ne olduğunu bilen ateşböceği, ateşin içine atlayandır ve kül olup ateşe dönüşendir ki; o da artık anlatamaz...

Nazım'ın dediği gibi:

“Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.
Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa,
balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle,
balığıyla, yosunuyla...

Yazar: Arzu Kaner ( Izinsiz kullanilamaz )

Dharma-Karma-Reenkarnasyon

Dharma; evrenin değişmez kanunlarına ve adaletine verilen addır. Başka bir deyişle orta yoldur. Evrenin ve insanların bir dharması vardır.İnsanın kendi dharmasına “Svadharma” denir. Olması gereken orta yoldan sapmalar olunca dharmadan uzaklaşılır ve bu bazı olumsuzluklara neden olur.

Dharma’nın dışına çıkınca karmalar oluşur. Karmik yasa; etki-tepki yani nedensellik yasasıdır. Doğada fiziksel etki-tepki prensipleri nasıl geçerliyse, insan da doğanın bir parçası olduğundan; bu kural insanoğlu için de geçerlidir. İnsanlar da doğal düzene tabidir. Günümüz insanının en büyük yanılgısı, kendisini doğadan ayrı görmesi, onun yasalarına karşı gelmesi ve tüm doğanın insanlığın hizmetinde yönetilebilen bir şey olduğunu düşünmesidir. Bunun böyle olmadığı, en basit bir örnekle yaşanan doğal felaketlerle görülebilir. İnsanlık bu düşüncesinden dolayı doğayla adeta savaşarak, kendi yaşadığı yerin sonunu hazırlamaktadır.

Karmayı anlamak için, düşüncelerin somut şeyler olduğunun farkına varmamız gerekir. İlk evren maddeden değil, kozmik şuurdan oluşmuştur. Madde, düşünce gücüne insanların fark ettiğinden daha fazla karşılık verir. Çünkü irade gücü enerjiyi yönetir, enerji de karşılığında maddeye tesir eder. Madde gerçekten enerjidir. İrade ne kadar güçlü olursa, enerjinin kuvveti o kadar büyük olur ve sonuç olarak enerjinin maddesel olaylar üzerindeki etkisi de o oranda büyük olur. Bir eylem, eylemin arkasındaki enerji tipine ve gücüne tam olarak karşılık veren bir tepkiyi evrenden davet eder. Enerji , manyetik bir alan oluşturur. Bu manyetik alan, eylemin sonuçlarını kendine çeker.

Ego şuuru, bir kişinin hareketlerinin, kendisi için kişisel sonuçları olacağını garantiler. Eğer çabuk sonuçlar almak için bir düşünceye veya eyleme neden olan irade gücü yeteri kadar güçlü değilse ya da hamlesi birbirine zıt diğer enerjiler tarafından engellenirse, bu sonuçlar gecikebilir. Bununla birlikte er ya da geç bedenin olsun, düşüncenin olsun ya da arzunun olsun; hareketin son tepkimesini biçmesi gerekir. Bu, kendini tamamlayan bir çember gibidir. Zaman unsurundan dolayı tepkileri alması gecikebilir. Birey, bir takım güçler yayar, bu güçler evrende bazı direnç katmanlarına çarparak bireye geri yansır. Bazıları çevrenin etkisiyle geciktirilir, bazıları diğer kuvvetlerle karışır ve etkisizleşir veya bir şekilde yönünü değiştirir; fakat sonuçta öyle ya da böyle bireye ulaşır.

İnsan sadece karmanın belirlediğini yaşamaz; sürekli kendisi de karma oluşturduğundan; geleceğinin büyük kısmının henüz şekillenmediği ve belli olmadığı söylenebilir.

İnsanlar nadiren kendi hareketlerinin kötü olduğunu düşünürler. Yaptıkları ne olursa olsun, onlara iyi niyetli gibi görünür. Eğer diğerlerine ve böylece varlıklarının daha derin seviyesinde uyumsuzluk yaratırlarsa; bu uyumsuzluk dalgaları, uyumsuzluk şeklinde kendilerine geri dönecektir. Her hareket, her düşünce karşılığında oluşan ödüllerini biçer. İnsanın acı çekmesi, Tanrı’nın insanoğluna olan öfkesinin işareti ya da Tanrı’nın insanlar için önceden hazırladığı bir senaryo değildir. Acının, insanoğlunun ilahi yasa yani dharma hakkındaki bilgisizliğinin bir işareti olduğunu söylemek daha doğru olur. Yasa, işleyişinde sonsuza dek şaşmaz.

Eğer mutsuz isek; bu sadece mutsuzluk ektiğimiz anlamına gelir. Başka kimse bizim için mutsuzluk yaratmaz. Elbette ekmekle biçmek arasında bir boşluk vardır ve bu boşluk nedeniyle başka birinin sorumlu olduğunu düşünürüz ya da başımıza gelenlerin nedenini bir türlü anlayamayız. Bu boşluk bizi yanıltır. Geçmişte kendimizin ne yaptığımız hakkında hiç bir fikrimiz yoktur ve aniden birşey biçmemiz gerektiğinde ve bunu nereden geldiğinin anlayamadığımızda doğal olarak dışarıda bir neden aramaya başlarız. Eğer bir neden bulamazsak birşey icat ederiz. Fakat tüm karma teorisi budur yani ne ekersek onu biçeriz.

Yaşamımızın tüm sorumluluğunu üzerimize almamız gerekir. Başlangıçta “Bu cehennemin nedeni benim” düşüncesini kabul etmek zordur. Fakat bu kabul edilirse çok geçmeden bu değişim kapılarını açmaya başlar ve kendi cehennemimizi yaratabiliyorsak,cennetimizi de yaratabileceğimizin farkına varırız. Sorumluluk özgürlük getirir, yaratıcılık getirir. Her ne isek bunu kendimizin yarattığını gördüğümüz an, tüm dış nedenlerden ve şartlardan kurtulmaya başlarız.

Bireysel karmalar olduğu gibi toplumsal karmalar da vardır. Fiziksel ya da zihinsel olsun, bir birey ya da bir grup, bir millet ya da milletler grubu tarafından yapılmış olsun, karma eylemdir. Bir bireyin kitle karmasından etkilenip etkilenmemesi kendisinin bireysel karma gücüne bağlıdır. Örneğin düşen bir uçakta ölenlerin hepsinin ölmelerini gerektiren karmaların olması gerekmez. Bu felakette sadece çoğunluğun karması, yaşayacak azınlıktan daha güçlü olmuş olabilir. Öte yandan yaşamak için yeteri kadar güçlü karması olanlar , ya düşme anında ya da ilk etapta bu uçağa binmekten alıkonarak kurtulabilirler. Ulus karması, insanların bir bütün olarak kozmik yasalarla uyum sağlama derecesine bağlıdır.

Karma, ceza kavramıyla çoğu kez karıştırılmaktadır. Karma ceza değil, sadece harekettir. Hareket birçok şekillerde olabilir. Doğuştan, iyi,kötü, ya da iyiyle kötü arasında geçiş olarak hizmet veren nötr hareket olabilir. Evrenin kendisi Hindu kitaplarına göre üç niteliğin bir karışımıdır; iyi, harekete geçirici ve kötü. Sattwa guna denilen iyi nitelik, şuuru Tanrı’daki kaynağına doğru yükseltir. Harekete geçirici, rajas veya raja guna, mutlaka harekete geçirici olmasa da insanları ego yararına olan harekete doğru iter. Kötü gunaya ise tamas denir. Kötüdür çünkü anlayışı karartır.

Çoğu insanoğlu dünyasaldır. Kişisel kazanç için hareket ederler. Çok az insan bunu diğerlerini incitme isteği ile yapar; çok az insan gerçekten kötüdür.

İstemeyerek, yani yanlış olduğunun farkına varmadan yaptığımız hareketler yasanın dışında değildir. Cehalet, yasayı değiştirmez. Eğer bir kişi arabasını dalgın bir şekilde ağaca sürerse, sonrasında gelen yaralar, sırf onun dalgın olmasından ötürü daha az olamaz.

Cehennem ve cennet sanıldığı gibi yukarılarda değil, burada bizim yanıbaşımızdadır. Dünyada bir kaç yıl süren davranışların ebedi bir cezayı hak etmesi anlamsızdır. Sonu olan bir nedenin, sonsuz bir sonucu olamaz. Bu durum en başta değişmez doğa ve evren kanunlarına aykırıdır.

Kötü karmadan kaçmanın yolu sanıldığı gibi hareketsizlik değildir. Bizim kötü karmalarımıza neden olan şey zihnimizin bize oynadığı oyunlar yani kama manas’tır. Dizginleri ele alarak, zihnimizdeki düşünceleri kontrol altına almamız gerekir. Arzularımızı özellikle dünyasal arzularımızı frenlememiz şarttır. Arzuların hepsi kötü değildir, iyi olan şeyleri arzulamak kötü karmalar yaratmaz; burada önemli husus orta yolu bulmaktır. Arzuları hırs haline getirmemelidir. Çünkü bu şekilde oluşturulan her enerji bize geri dönmek zorundadır. Bu arzularımızı geçekleştirebileceğimiz tek yer dünya olduğundan; bu arzular yani karmalar bizi dünyasal plana geri çeker. Böylece ölümden sonra tekrar dünyasal plana enkarne olma sağlanmış olur. Bu şekilde de reenkarnasyon zinciri başlar. Çünkü tüm karmanın ya da etkilerin tüm tepkilerinin bir ömürde tamamlanması imkansızdır. Hayatın bir çok ömürden oluştuğu gerçeği, birçoklarının tam tersini savunmasına rağmen bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisinde de birçok biçimde geçmektedir.

Neden bir bebek sakat doğar? Bunu sadece reenkarnasyon tatmin edici bir biçimde açıklamaktadır. İnsanlar onu tatlı, masum bir bebek olarak görmüşlerdir. Ancak geçmiş yaşamının birinde bu kişinin dharmanın bir yasasını çiğnemiş olması gerekir. Bu ihlal, onu iyi bacaklara sahip olma şuurundan mahrum eder. Bu yüzden yani zihin bedeni kontrol ettiğinden, bu kişi fiziksel bir bedene geri geldiği zaman bir çift kusursuz bacak oluşturamamış ve sakat doğmuştur.

İnsanların farklı kültürlere doğması, farklı şanslara sahip olması, bedenlerinin farklı ya da eksik olması, zengin ya da fakir doğmaları, aptal ya da akıllı olmaları gibi şeyler eğer nedensiz olsaydı; o zaman dharmanın adil bir yasa olduğundan söz edilebilir miydi? Ama bir neden vardır ve şu an ne olduğumuz, geçmişin çeşitli zamanlarında oluşan hareketlerimizin sonucudur. Zaten farklı imkanlara sahip iki kişi adil olarak yargılanamaz.

Ruhsal yanımızda ölümsüzüz ama kişiliklerimizdeki kusurların hepsi silininceye ve de gerçekten erdemli bir insan oluncaya kadar bu ölümsüzlük şuurunu geri isteyemeyiz. Kendi üstümüzde çalışmak, saklı şekil kendini tüm kusursuzluğu içinde gösterinceye kadar bir heykel üstündeki taşı tıraşlayıp cilalamaya benzer.

Ego, fiziksel bedeni şekillendirir. Bu fiziksel doğumun sonucu değil, nedenidir. Ego, fiziksel ölümden sonra alıkonan astral bedenin bir unsurudur. Fiziksel beden sadece egonun maddesel dünya içindeki yansımasıdır. Yalnızca ölmek gibi basit bir eylemle Tanrı’ya erişilemez. Ölmek kolaydır, kendimiz isteyerek bile gerçekleştirebiliriz. Ayrıca kendimizi öldürmemiz, yapmamız gereken sınavdan kaçmaktır; böylece sınavı uzatmış oluruz. Ancak ruhun sonsuzluğa geri karışıp birleşebileceği yüksek şuur seviyesine erişmek çok zordur. Ölümsüz olan birey tarafımız, Tanrı’nın bir parçasıdır ve biz kendimiz yeterince temiz olana dek tekrar onun bir parçası olamayız.

Herkesin ruhsal tekamül derecesi farklıdır. Evrendeki ruh sayısı değişmez ve herkes kendi karmasını karşılayabileceği uygun zamanda dünyasal plana geri gelir. Buradaki dünyasal plan kavramı sadece bu yaşadığımız dünya da olmayabilir. Aslında ruh varlığı mükemmeldir , insanın astral plana beraberinde götürdüğü ego şuurudur. İnsanın ölünce astral planda ne kadar kalacağı belli değildir. Gelmesi uygun olan dönemi bekler. Evrende her şey titreşimden oluşmuştur ve astral planda da değişik titreşim seviyeleri vardır. Eğer insan iyi işler yapmışsa ve karması çok değilse; o zaman yüksek titreşimli yüksek astral planlara gider ve orada zamanını bekler. Astral plan süptil bir maddeden oluşur ve zihnimizde ne varsa orada onun şekillenmesi çok kolaydır. Bu nedenle kötü karması olanlar düşük titreşimli düşük planlarda kalırlar ve kafalarında dolanan tüm kötü şeylerle karşılaşırlar.

Bu planlar sanıldığı gibi yukarıda ya da aşağıda değildir. Onlar bizim yanımızdadır. Bunlar, fiziksel vizyonumuzun tam arkasındadır. Bir kişinin astral planda ne kadar uzun kalacağı, dünyada ne kadar iyi yaşadığına bağlıdır. İyi karması olanlara orada uzun asırlar kalabilir. Öte yandan aydınlanma arzusu ile teşvik edilenler, ruhsal çabalarına devam etmek üzere dünyaya en kısa zamanda geri dönmeyi isterler. Çünkü onlar, astral dünyanın aslında Tanrı’nın ardına sakladığı bir peçe olduğunu bilirler.

Fiziksel düşünce anında, esirde bir ışık parlaması olur. Fiziksel yeniden doğuşu bekleyen diğer dünyadaki ruh varlıkları, bu ışığın titreşimleri kendilerininkine uygun olduğu zaman hızla ona doğru giderler. Böylece yeniden doğuş gerçekleşir. İyi kişiler her zaman iyi ailelere doğmayabilir. Bu durum; kişinin karşılamak zorunda olduğu karmasının niteliklerine bağlıdır. Ya da avatar olanlar gibi, sadece bazı görevleri yerine getirmek için iyi olmayan ortamlara doğanlar da vardır.

Geçmiş enkarnasyonlarımızı hatırlamamamızın sebebi; hafızamızın kama manas’ta tutuluyor olmasından ileri gelir. Bu durum mitolojide, yeniden doğacak kişilerin “Lethe ırmağı”nda yıkanarak eski hayatlarını unutması ile sembolleştirilir. Kama manas, bizim ölen kişilik tarafımızdadır. Eğer birşeyleri iyi yaparak bunu içselleştirebilirsek, o zaman geçmiş tecrübelerimizi geleceğe taşımamız mümkün olur. Evrim süreci kaçınılmazdır ve herkes sonunda Tanrısallığı şu veya bu şekilde yakalayacaktır. Farklılık zamandan ileri gelir. Reenkarnasyon zincirini kırabilmek ve bu dünyadaki acılara sürekli maruz kalmamak için kendimizi geliştirmeli ve evrim sürecimizi hızlandırmalıyız. Zihnimizi kontrol etmeye başladığımızda; bu durumunu ödülü sadece bu dünyada değil; fiziksel ölüm sonrasındaki astral planda da gelecektir.

Karmadan kaçmanın yolu hareketsizlik değildir. Tam aksine hayatın içine dalmalıyız. Ama erdemli bir şekilde ve orta yolda ilerlemek şartıyla. Orta yoldan her sapma bizde kötü bir karma oluşturacak ve reenkarnasyon zincirimizin uzamasına sebep olacaktır.

Bhagavad-Gita’da Krishna; hareketten kaçınarak kimsenin karmadan kaçamayacağını öğretir. Ama bu arada karmadan kaçmak için önemli bir metod da verir. Metodun tavsiye ettiği nishkam karma dır.Yani hareket meyveleri için arzusuz hareket yani arzu olmadan harekettir. Hareket ederken aslında hareket edenin biz değil de Tanrı olduğunu düşünürsek, hata yapmamız zorlaşır. Çünkü biz de Tanrı’nın bir parçasını taşıyoruz, aynı zamanda da dharmanın bir parçasıyız. Arzusuz hareket edince birçok insan otomatikleşeceğini, yaşama karşı ilgi duymayacağını düşünür. Ama tersine hayatı sınırsız şekilde daha ilginç bulurlar. Arzusuzluk motivasyon çalmaz.

Eylem hakkında Krishna şöyle demektedir:

“ İnsan eylemsizlik özgürlüğüne hiçbir şey yapmadan ulaşamaz, sırf herşeyden vazgeçmekle yüce olgunluğa erişmez. Çünkü insan bir an bile eylemsiz duramaz. Doğanın güçleri herkesi çaresiz bir biçimde eyleme iter. Kendini eylemlerden çeken ama gönlünde durmadan o eylemlerin zevklerini canlandıran kişi kendini aldatmaktadır, o kişi yolun sahte yolcusudur. Hiç bir şeye köle olmadan , zihnin güçlerini uyum içinde tutarak Karma Yoga ( Doğru Eylem) yolunda, kutlu işler yolunda yürüyen kişi ne büyüktür. Eylem, eylemsizlikten daha iyidir, onun için hayatta ödevini yap. Dahası eylem olmazsa beden de canlı kalmaz. Dünya eylemin esiri olur, eğer eylem kutlu olmazsa. Eylemlerin saf ve arzuların kementine takılmamış olsun.”

Yazan ve düzenleyen : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanilamaz )
(Internette "Pandora" nickiyle daha önce yayınlamış olduğum bir yazıdır, alıntı kaynağı belirtilmeden yayınlanamaz, izne tabidir.)
Kaynaklar:

· “Bilgeliğe Yolculuk” Paramhansa Yogananda

· "Gizli Doktrin" Helena Petrovna Blavatsky

· "Bhagavad-Gita"

 
design by suckmylolly.com