Gün geçtikçe tepkisizleşen, herşeye alışan, kendine dokunmadıkça sesini çıkarmayan, çekirdek çıtlayarak patlamada ölenlerin cesetlerini seyreden, açlıktan ölen halklara bakarak alışveriş sepetini tıkabasa dolduran ve yarısını çöpe döken, tüketim çılgınlığından muhtaçları görmezden gelen, birgün kendisinin de bu duruma düşebileceğini unutan, herşeyi mezara götüreceğine neredeyse emin gibi davranan, dünyada su kaynakları tükenirken doyumsuzca su israf ederken musluğundan suyun hep akacağını ve de tarımsal alanların hiç kurumayacağını sanan ve bunlar olsa da kendi ömrü sonrasında gerçekleşeceğini düşünen bencil halkımıza ithaf edilir.
Teessüfler Türkiye !
Bugün ona, yarın sana ve bana. Aynı toplumda yaşıyoruz. Toplumsal vurdumduymazlık çok başka mekanizmaların çözünmesine yol açıyor.
II. Dünya Savaşı sırasında Rahip Pastör Nie Moeller'in söylediği gibi:
"Önce Yahudiler için geldiler, Sesimi çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim Sonra komünistler için geldiler Sesimi çıkarmadım çünkü komünist değildim Sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım Sonra benim için geldiler Ses çıkaracak kimse kalmamıştı…"
Ya da Alev Alatlı'nın uyardığı gibi:
"bir mıh kaybettik, naldan olduk bir nal kaybettik, attan olduk bir at kaybettik, askerden olduk bir asker kaybettik, ordudan olduk bir ordu kaybettik, vatandan olduk..."
Sakın sonra çok geç olmasın? Herşey acaba sadece yönetenlerin mi suçu? Buyrun dünyanın vaziyetine : Heal the world
Yıllardır tüm televizyonların gözümüze soka soka savunma aracı haline getirdikleri meşhur "Halk bunu istiyor" masalına değinmek istiyorum bugün.
Kalitesiz, içeriksiz ve çapsız televizyon programları her yanımızı sardı. Her ne kadar son zamanlarda eskiye nazaran kalite biraz daha artmış olsa bile, bu durum genel vaziyetimizi değiştirmiyor. Elbette ki istediğimiz şey sürekli belgesel yayınlanması değil, istediğimiz şey, hangi dalda hazırlanıyorsa hazırlansın, işlerin düzgün içerikle yapılmasıdır.
Birkaç kaliteli dizi dışında bütün diziler ağalı, mafyalı, sosyete hayatı veya Kemalettin Tuğçu tarzından çıkmış duygu sömürüsü içeren yapımlar. Bu trendi ilk bozan ve kaliteli yapımlara insanları alıştıran kanal Cnbc-e oldu. Cnbc-e izlenme rekorları kırmaya başladı. Onu biraz Kanal D izledi, Kanal D de gün geçtikçe kaliteli yapımlara imza atmaya başladı. Demek ki neymiş, halk bunu istemiyormuş. Kaliteli şeyler yapılırsa da izlenme rekorları kırılabiliyormuş.
Cnbc-e duruşunu yıllardır hiç bozmadı. Reklam kuşakları kısa, söylenilen vakitte diziler yayınlanıyor. Üstelik dizi sonuna şöyle bir mesaj da yazıyorlar: "Bu dizinin tekrarı gece 01.00'de. Ama hayatın tekrarı yok...". Herşey İngilizce alt yazılı yayınlanıyor, yani orjinal içeriğe saygılı davranılıyor. Alt yazılar çok iyi çevrilmiş. Diğer yerlerde olduğu gibi dizi veya film isimlerine zoraki "aşk" sözü eklenmemiş. Yayınlanan film kuşakları rating kaygısından uzak ve son derece sanatsal. Gündüzleri ise ekonomi ve piyasalarla alakalı programlar veriliyor sürekli olarak. Ne magazin, ne absürd kadın programı ne de sonu gelmeyen reklam kuşakları işine hiç girmediler.
Kimileri bu Cnbc-e dizilerinin emperyalist güçlerce pompalanan diziler olduğunu düşünebilir. Onlara ise sözüm şu, emperyalist olmayanını yapın da izlesinler ! Bizim kültürümüzü hiç yansıtmayan, sosyete veya ağalıkla ilgili yapımları millete dayadıkça millet ne yapsın? Her yanı uydurma ve senaryo kokan magazin programları nereye kadar? Haberler bile magazin programı haline döndü. "Azzz sonraaaa" mantığını haberlere bile koyarak, adeta haber alma özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Bir haberi izlemek için, önce defalarca "azzz sonraaa" kısmını izlemeli, defalarca özetini izlemeliyiz. Sonra sabreder de beklersek istediğimiz haberi görebiliriz. Üstelik haberin önem sırasına göre değil, magazin ve rating boyutuna göre haber sıralaması yapılıyor. Bir haber çok sansasyonel ise, defalarca özet geçilip, antin kuntin bazı haberlerin sonuna ekleniyor. O da yetmedi, artık haberin en sonuna bile reklam ekleniyor. Bu durumda en iyisi sadece haber veren, haber kanallarına yönelmek oluyor.
İstemiyoruz, istediğimiz bu değil. Biz, bu değiliz.
En çok üzüldüğüm şey ise, "Halk bunu istiyor" teziyle, bizim halkın genel profilini yansıtmalarıdır. Bizim halkımız bu kadar çapsız mı? Ayrıca, ne verdiniz de ne bekliyorsunuz ki? Bizim halkımızdan birisi kendini geliştiriyorsa, bilin ki, bu ne televizyonun ne de eğitim sisteminin sonucudur. Bu, ekmek kavgasından vakit bulduğu sürece, halkımızın kendi bireysel çabalarıyla olmaktadır. Şimdi bu durumdan kim utansın? "Halk bunu istiyor" sözünden kim utansın?
Teessüfler Türkiye...
Vicdani not: Kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getiren basın mensupları ve basın kuruluşları için, sözüm meclisten dışarıdır. Ayrıca, televizyon bağımlılığının zararları ve televizyonun hayatımızdan neler götürdüğü herkesce son derece malum olduğundan bu konuya hiç girmedim bile.
Geçen hafta oturup uzun uzun sohbet etme fırsatı bulduğum, bulunduğum ülkenin en eski gazetecilerinden biri olan Ilgar Bey’in sözleriydi bunlar. Öylesine beynimde yankılandı ki, bir haftadır sürekli bu konuyu düşünüyorum. Her zaman aklımı kurcalayan ve beni daha derin tarih araştırmalarına iten bu konu, Ilgar Bey'in bu sözündeki kadar öz hiç özetlenmemişti sanki... Geçen haftalarda dezenformasyon konusuna değinmiştim. Ama tarihin dezenformasyondan nasıl etkilendiği üzerinde durmamıştık. Ama asıl ve en büyük önemli sorun, maalesef ki politik mücadeleler ve amaçlar uğruna tarihin farklı yansıtılmasıdır. İnsanlar geçmişe bakıp ders alabilir, geçmişini bilmeyen geleceğine bakamaz deriz hep. Lakin, eğer bu tarih yanlış ve saptırılmış ise ne yapacağız? Aynı zamanda resmi ideolojilere ve dezenformasyona boyun eğdirilmiş amaçlı tarih, yeni yetişen nesilleri, silahsız ve bilgisiz bırakmaktadır. Eğitim sistemimiz, bir bacağı sakat olarak bırakılmaktadır. Resmi ideoloji ve buna uydurulan eğitim sistemi dışında, dezenformasyon amacıyla büyük bütçelerle yayınlanan sansasyonel alternatif tarih kitapları da mevcut. Tarihçiler toplum bilincini oluşturmada en önemli kişilerdir ve yazdıkları insanlık tarihi boyunca okunacaktır. Bizde tarihin yanlışlıkları ile ilgili düzenlenen bir Siyaset Meydanı programında bu konu uzun uzun işlenmişti. Taraflar, Milli Eğitim’de kitaplardan sorumlu olan insanlar ile bağımsız tarihçiler idi. Uzun tartışmalar sonunda, eğitim kitaplarının, iyi amaçlar uğruna biraz değiştirildiği kabul edildi. Fakat elbette tartışma bitince konu da kapandı gitti. Resmi ideolojiye uygun tarih yazılmasını eleştiren en önemli isimlerden biri de ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı idi.
Acaba neleri yanlış öğrendik ve neler yanlış olarak tarih kitaplarına geçti? Olaya daha makro anlamda yaklaşırsak, insanlığın bilinen tarihinin ne kadarı doğru? Ya da insanlığın bilinmeyen karanlık tarihi de zaten çoktan biliniyor mu? Örneğin Roswell bölgesindeki uzaylılara ait merkez, tamamen yanlış yönlendirme olabilir. Uzaylıların insanlarla teması, diğer insanlarla görülmüş olabileceğinden, bu konu tamamen saklanamazdı. Bu nedenle Roswell merkezi kurulup, tamamen gizemli bir hava verildi. Orada uzaylılara ait çalışmalar yapıldığı herkese duyuruldu, birkaç uyduruk uzaylı fotoğrafı yayıldı ve bunların Roswell’de olduğu ortaya atıldı. Merkezden elbette ses çıkmadı, çünkü gizemi devam ettirmeliydiler. Bütün bu olaylar esnasında insanların dikkati Roswell’e çekilerek, belki asıl uzaylı araştırmaları tamamen başka yerlerde yapılıyordu. Ve tarihi anlamda eğer uzaylılar dünyayla direkt temasa geçtiyse bile maalesef tarih sahnesinde buna ait bir kayıt bulunmuyor. Ya da kimilerince uzun uzun tartışılan, aya ayak basılmasının tamamen uydurmaca olduğu, fotoğrafların stüdyoda üretilmiş olduğu konusu da netlik kazanmadı. Yani biz aya ayak bastık mı yoksa basmadık mı? Tarihte şu an aya ayak bastığımız yazıyor. Osmanlı tarihiyle alakalı da sayısız teoriler mevcut. Orta yolda bir teori de bulunmuyor. Her iki radikal taraf da kendi çıkarlarına uygun şekilde tarihi yansıtıyor.
Ilgar Bey, bilinmeyen ve karanlık kalan günümüz tarihinin ancak bizim göremeyeceğimiz uzun yıllar sonra mutlaka ortaya çıkacağını belirtiyor.
Ilgar Bey’e bir de gençliğin apolitik olması ile ilgili kendi düşüncelerimi aktardım. Güzel bir yaklaşımla çıktı karşıma: “ Bir ülke eğer gelişmiş ise, bir gencin politika ile ilgilenmesine, araştırmasına, bakanların adını bilmesine gerek kalmaz. Zaten ülke mükemmel bir şekilde yönetiliyordur, gelir seviyesi çok iyidir, insan hakları düzgün bir şekilde uygulanıyordur. Devleti yönetenler de sadece kendi işlerini yapıyorlardır, diğer halktan herhangi biridir onlar da işte. Bu nedenle sorunu az olan ülke ve coğrafyalarda aslında gençlerin apolitik olması doğal ve gereklidir. Fakat bizler gibi belalı coğrafyalarda yaşayanlarda, genel insani sorunları çözememiş olan ülkelerde halen o kadar çok sorun vardır ki, gün geçmiyor ki bir skandal çıkmasın, gün geçmiyor ki gündem değişmesin. Bu nedenle de her sıradan insan politikayı bilir, politikacıları iyi tanır. Çünkü hergün her biriyle ilgili sorunlar olmaktadır…”
Tarih ile ilgili internette yeni rastladığım ve okuma listeme aldığım bir kitap mevcut, fakat henüz okumadığım için bir tanıtım yazısı yazmıyorum. Bu kitap şu: Tarihi Yargılıyorum - Gündüz Vassaf “Dünyanın neresinde, ne zaman doğmuşsak doğalım, annelerimiz, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor. Onlar giydirdikçe biz de ha babam giyiniyoruz. Çoğumuz, geçmişin elbiselerini günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt bile edemiyoruz.Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiğim bu kitapta kendimizi yargılamamızı yargılıyorum. Tarihimize bakıp “Biz buyuz,” diye sunulanları sorguluyorum.Asırlardır sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızdan kurtulup, tarihten özgürleşip, kendimize farklı bakmaya başlamamızla, nereden gelip nereye gittiğimizin serüveninde, yaşadığımız tarihin de yolunu değiştirebiliriz. “
Vladimir'den Aydan Atlayan Kedi'ye, ondan BuzCevheri'ne ve ondan Cevval Portakal'a, Cevval'den de bana gelen mim üzerine ben de boş bırakmayayım dedim. Konumuz tesadüfler. Daha doğrusu konunun aslı "Hayatınızda tesadüflerin yeri nedir?"
Şahsen evrende hiçbirşeyin tesadüf üzere yaratılmadığını, biz anlayamasak bile herşeyin bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Evrenin düzeni ve yasaları, tesadüf faktörüne yer bırakmayacak kadar nettir.Bu nedenle karşıma çok şaşırdığım bir tesadüf çıksa bile, ben üzerinde düşünmeyi tercih ederim. Çünkü bu tesadüfün altında yatan bir sebep ve anlam olmalı, ben de bu tesadüfte hangi rolü hangi nedenle aldığımı anlamaya çalışırım.
Bazı tesadüflerde, Cevval'ın başına geldiği şekilde, biz sadece aracıyızdır. Bir olayın gerçekleşmesine aracılık ederiz. Bazıları ise direkt bizim başımıza gelir ve başkaları aracıdır.
Hiçbirşey tesadüf değildir, belli bir olayın öncesinde veya akabinde, yani birşeyin nedeni ve sonucu olarak oluşurlar. Bunu sadece biz göremeyiz. Bir şehrin algılanması üzerinden örnek verelim. Biz yerden yukarı bakıyoruz, ve etrafımızdaki binaları görüyoruz. Bu nedenle sadece kendi çevremizde olan olaylardan haberdarız. Ama biri şehrin yukarısından bakıyorsa, bizden çok daha fazla şeyler görebilir, tüm şehri izleyebilir. Olaylar da aynı bunun gibidir, bizim algı kapasitemiz çevremizle kısıtlı olduğu için, bütün içinde olayın yerini göremeyiz, bu nedenle de anlayamayız. Evrende oluşan olaylar çok karışık bir yapıya, algoritmaya ve örgüye sahiptir. Buna benzer bir konu Kelebek Etkisi ve Serendipity filminde de işlenmişti. Her olay birbirine bağlıdır, belirli bir nedenle oluşur ve birbirini etkiler. Özgür iradeyle verilmiş kararlar bazen olayların oluşmasını geciktirebilir veya öne de alabilir.
Bazen başıma öyle olaylar gelir ki, kırk yıl düşünsem nedenini anlayamam. Ancak aradan uzun zaman geçtiğinde, o olayın başıma neden geldiğini yavaş yavaş anlamaya başlarım. Çünkü birşeyin olması için, önce onu hazırlayacak şartların oluşması gerekir. Evren de herşeyi mucize gibi önümüze koyamayacağı ve bazı kurallarla işlediği için, birdenbire konuyu önümüze koymak yerine aracılar ve olaylar kullanır. Bazen birşeyin olması için zaman da doğru olmayabilir, daha zamanı gelmemiştir. Herşey, doğru zamanda gerçekleştiğinde anlamlı olur.
Tesadüf gibi görünen bir karşılaşma ile tanıştığım birkaç insanla daha sonrasında sohbetimiz derinleştiğinde, kafalarındaki sorulara karşı kendimce verdiğim birkaç cevap üzerine, hayatı boyunca aradıkları basit cevabın bu olduğunu anladıkları zamanlar oldu. Veya tanıştığım bir insanı, başka bir insanla tanıştırdığımda, birlikte çok büyük işler yaptıkları zamanlar oldu. Benim bu olaylarda tek rolüm aracı olmaktı, evren beni aracı kıldı. Birilerinin bir kayıp bir cevabı bulmasına, birilerinin ise bir başka birileriyle tanışmasına aracılıktı bu.
Hayat göründüğü gibi değil, başımıza gelen herşeye bir işaretmişcesine yaklaşarak, ardındaki anlamı çözmeye çalışmamız gerekiyor. Evrenin bir dili yok, direkt olarak olaylar ve insanlarla sinyallerini gönderiyor.
"There are no coincidences, only the illusion of coincidence."
Bir önceki iki yazımın birinde boyut atlayan bir uçaktan, bir sonrakinde ise dezenformasyondan bahsetmiştim. Şimdi ise bu iki konuyu aynı başlıkta birleştiren bir konudan bahsetmek istiyorum. Önce bilgisi olmayanlar için, 1930 ve 1940’lı yılların en meşhur orkestrası olan ve hala da büyük bir dinleyici kitlesi olan Glenn Miller orkestrası ile ilgili kısa bilgi verelim:
Gelmiş geçmiş en büyük müzik orkestralarından birinin lideri Glenn Miller, 15 Aralık 1944 gecesi Londra’dan Paris’e gitmek için bindiği Norseman C-64 tipi küçük uçak, Manş Denizi (English Channel) üzerinde kaybolmuş, Paris'e hiç inmemiş ve bugüne dek hiçbir şekilde ne uçağın kalıntısı ne de cesetler bulunamamıştır.
Alton Glenn Miller 1 Mart 1904’te Iowa’da doğmuştur. İlk orkestra çalışmalarına 1934’te başlamış, ancak bildiğimiz Glenn Miller orkestrasının doğuşu 1937’de olmuştur. Orkestranın şarkılarına örnek olarak "In the Mood", "Tuxedo Junction", "Chattanooga Choo Choo", "Moonlight Serenade", "Little Brown Jug" verilebilir.
27 Eylül 1942’de Glenn Miller orkestrayı bırakarak orduya katılmak ve ülkesine hizmet etmek istedi ve Paris’e gönderildi. Miller burada bir ordu orkestrası kurmak istedi ve kendi orkestra elemanlarını buraya getirebilmek için inatla büyük bir çaba gösterdi ve sonunda bunu başardı. Miller’a orduda“Major” ünvanı verildi ve orkestra ordu için çalmaya devam etti. Savaştan sonra Glenn Miller orkestrası Rainbow Corners, ve Hotel de Paree’de program yapmaya başladı. Glenn Miller kaybolduğu gece, orkestrasının daha önce gittiği Paris’e gitmek için yola çıkmıştı, orada Olympia’da bir konser vereceklerdi.
Glenn Miller’ın ölümünden sonra çıkan ve hangisinin dezenformasyon olduğu henüz anlaşılamayan teoriler şunlardır:
Miller bahsedilen uçağa binmiştir, şahitleri vardır. Uçak ise hiç inmemiştir. Buna şahit olan birinci kişi, Glenn Miller’in özel şöförüdür. Bu konu da şöförün oğlu olan Brian McCulloch tarafından aydınlatılmış ve babasının kendisine anlattıklarını detaylı olarak aktarmıştır. Babası, Glenn Miller’ı o gece götürdüğü gece klübü, sonra havaalanına bırakması, bagajdan çantalarını çıkarması ve uçağa binerken eşlik etmesine kadar anlatmıştır. Bundan başka bu olayı doğrulayan resmi bir havaalanı çalışanı da vardır.
Miller, bir otelde sevgilisinin kollarında kalp krizinden ölmüştür ama o zamanlar orkestra Amerikan Ordu Orkestrası olduğundan olay saklanmıştır. Bazıları uçakla Paris'e indikten sonra bir otelde, bazıları da Paris'e gitmeden önce Londra'da bir otelde öldüğüne dair şahitlik etmektedirler. Bu konu Bild gazetesinde, Udo Ulfkoutte’nin ele geçirdiği Gizli servis dosyalarında okuduğu söylenmektedir. Daha sonra bu konuda araştırmalar yapan Chris Valenti de, bahsedilen gizli servis dökümanlarına kendisinin de ulaştığını belirtmektedir. Karısına ve memleketine sadık bir askerin, sevgilisinin kollarında ölmesi nedeniyle gerçeğin saklandığı savunulmaktadır.
Miller’ın arkadaşı ve “The Big Band Era” ile “The Glenn Miller Story” nin yazarı George Simon’a göre Miller o uçağa hiç binmemişti çünkü Miller’da ciddi seviyede uçak korkusu vardı.
A.C. Griffith’in anlattığına göre Miller Paris’te vurulmuştur ve birgün sonra da uçak kazası hikayesi ortaya atılmıştır. Bunu da, savaş esnasında Paris’te olan ve olayı gören bir adam ile, savaşta paris’te görev alan bir kadın Amerikan askerinin telegrafta Miller’in vurulduğu haberinin gelmesini kendi gözleriyle gördüğünü anlatmasına dayandırır. Ayrıca bu hikayeyi doğrulayan ve o sırada orada olup, olayı direkt gören Arnold Smith isimli birinin anlattıkları bulunmaktadır. Sevgilisinin kocası tarafından vurulduğunu görmüş olduğunu söylemektedir çünkü cesedi götürürlerken genç bir adamı da tutukladıklarını belirtmektedir.
Miller’ın uçağı yanlışlıkla Royal Air Force tarafından bombalanarak düşürülmüştür. Royal Air Force’un logbook’larını tutan Fred Shaw, o tarihte yanlışlıkla tek motorlu küçük bir uçağın bombalanarak düşürüldüğünü kaydetmiştir. İngiliz Savunma Bakanlığı da nedense ta 1985’te böyle bir açıklama yapma gereği duymuştur.
Günümüze dek ne yazık ki Glenn Miller’ın ne cesedi, ne de uçakla ilgili herhangi bir iz veya kalıntı bulunamamıştır.
Sembolik Glenn Miller mezarı, Nisan 1992’de Miller’ın kızının isteğiyle, Arlington National Cemetery adlı savaşta ölenlerin bulunduğu bir mezarlığa taşınmıştır.
Ayrıca 1953 yılında gösterime giren, Anthony Mann’ın yönettiği ve başrollerini James Stewart ile June Allyson’ın oynadığı “The Glenn Miller Story” adlı bir film bulunmaktadır.
Glenn MILLER orkestrasının solo trompetçisi Yarbay STANLEY, 1962 yılında Ankara’da görevli olarak bulunduğu sırada Amerikan Büyükelçiliğinde dinlediği Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrasını çok beğenmiş ve kendi çabaları ile orkestraya güncelliğini her zaman koruyan, ölümsüz eserlerden oluşan bir caz repertuarı kazandırmıştır. Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrası 1969,1970 ve 1974 yıllarında Türkiye’de yılın sanatçısı seçilmiştir. Şu an bu orkestranın ismi CAZIN KARTALLARI ORKESTRASI” olarak değiştirilmiştir.
Glenn Miller’ın uçağının resmi kayıt bilgisi şöyledir: Plane Registration-44-70285 (PlaneCrashInfo.com) Military Service Number-550 Uçaktaki diğer 2 kişi: Pilot John Morgan ve Lt. Colonel Baessell ------------------------------------------ Uçak kazalarında hayatını kaybeden top-ten müzisyenler:
------------------------------------------
10. Randy Rhoads (Yaş 25 - Ozzy Osbourne’un lead gitaristi) Tarih: 19 Mart 1982
9. Otis Redding (Yaş 26- Rock‘n’roll şarkıcısı) ve Bar-Kays adlı grubunun 4 üyesi Tarih: 10 Aralık 1967
8. Ricky Nelson (Yaş 45- Rock‘n’roll şarkıcısı) , Stone Canyon adlı grubunun 5 üyesi ve nişanlısı Tarih: 31 Aralık 1985
7. Aaliyah (Yaş 22 - R&B şarkıcısı ve aktris) Tarih: 25 Ağustos 2001
6. John Denver (Yaş 53, country şarkıcısı) Tarih: 12 Ekim 1997
5. Patsy Cline (Yaş 30, country şarkıcısı), menejeri Randy Hughes, ‘Cowboy’ Copas ve ‘Hawkshaw’ Hawkins. Tarih: 5 Mart 1963
4. Jim Croce (Yaş 30, Rock şarkıcısı), grup arkadaşı Maurice Muehleisen, komedyen George Stevens. Tarih: 20 Eylül 1973
3. Stevie Ray Vaughan (Yaş: 35, blues gitaristi ) Tarih: 27 Ağustos 1990
2.The Lynyrd Skynyrd grubunun vokalist ve şarkı yazarı Ronnie VanZant, gitarist Steve Gaines, vokalist Cassie Gaines Tarih: 20 Ekim 1977
1. Buddy Holly, Richie Valens, The Big Bopper Tarih: 3 Şubat 1959. Ayrıntılı bilgi için: Müziğin öldüğü gün
Son yüzyılda internet, basın, medya, kitaplar, herşey artık yavaş yavaş bir bilgi çöplüğü haline geldi. Herkes her istediğini araştırmadan, doğru yanlış önemsemeden, gerek çıkarlı gerek çıkarsız, gerek taraflı gerek tarafsız umarsızca yazıyor. Konunun uzmanlarının ne dediği de önemli değil artık, birkaç kitap okuyan uzman veya araştırmacı kisvesinde dolaşıyor zaten, gerçek uzmanlara ne gerek var ?!
Peki insanları yanlış yönlendirmek neden bu kadar kolay?
Bunu şöyle özetlemek mümkün:
1-Bilgi sahibi olanları dezenformasyon ile
2-Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan garibanları ise direkt olarak
“Dezenformasyon, eksik, yanlış ya da bir başka deyişle inandırıcı olmaktan uzak bilgilerin, belli bir kitleyi gerçekler hakkında yanıltmak amacıyla yayılmasıdır. Bazen kitle, bu tip bilgilerin kaynağı hakkında bilgilendirilir, buna açık dezenformasyon denir. Fakat bazen, bu eylem, bilgilerin kaynağı hakkında hiçbir kimlik tanımlaması olmadan ya da yanlış kaynak sunularak yapılır. Bu durum da kapalı dezenformasyon olarak tanımlanır. Dezenformasyonun niceliğini ve niteliğini yargılamak güçtür ama, politik amaçlara ya da hedeflere ulaşmak için kullanılan, yalan söyleme hareketi olarak da tarif edilebilir.”
Misinformation denilen ve ardında bir niyet olmadan yapılan yanlış bilgilendirme ile, belli bir amaca hizmet etmek için belirli örgütlerce yapılan Disinformation kavramlarını da karıştırmamak gerekir.
Örneğin Pilli network sitelerinden birinde sürekli bir anayasa profesörünün Kuran incelemeleri ve yorumları yazılıyor. Bu adam belli ki saygıdeğer biri, bir profesör, millete hizmet ettiği birçok konu var, fakat ne zaman din alimi oldu? İlahiyat okudu da biz mi kaçırdık? Uzmanı olmadığı, orjinal dilini bilmediği, dinler tarihini bilmediği halde, neden kendi şahsi yorumlarını insanların gözlerine sokuyor? Buradan her ilahiyat okuyanın da dinle ilgili herşeyi doğru yorumladığını düşündüğüm de sanılmasın. Fakat, bir dini yanlış yaşayan ve gösterenlerle, ilgili dini veya dinleri yargılamak yani pire için yorgan yakmak doğru değildir. Bazıları bilinçli olarak yobazlığa, bazıları da bilinçli olarak dinsizliğe itmeye çalışıyor, ama bunların dezenformasyon propagandaları nedeniyle işin ortası gözden kaçırılıyor.
Dezenformasyon, çağımızın vebasıdır ve gittikçe kitleleri etkisi altına almaktadır. Bu iş nasıl yürüyor kısaca bakalım:
- Dünyanın efendileri uzun vadeli bir plan yapar ve bu planı ülkelerin efendilerine iletir.
- Ülkelerin efendileri her yıl Bilderberg toplantılarında dünyanın bir yıllık kısa vadeli geleceğini çizer, kararlaştırır, yapılacak savaşlar, saldırılar, hareketler herşey ince ayrıntısına kadar planlanır.
-Yeni dünya düzeninin efendileri daha sonra bu planlarını, dezenformasyonun efendilerine teslim eder.
-Dezenformasyonun efendileri, yapılması planlanan bu aksiyonları halkın gözünde haklı çıkarmak için her türlü yanlış ve dolaylı bilgilendirme işine girişir.
Dezenformasyon ile halk yanlış, taraflı ve çarpıtılmış bilgilerle aldatılır, manipule edilir, bilinen gerçeklerin inandırıcılığı kaybettirilir veya başka şeylerin gerçekleri kuvvetlendirilir, gündem oluşturulur. Bu işlemler için medya, kitaplar, internet,örgütler, derin devlet kullanılır. Bunların bazıları bilinçli, bazıları bilinçsiz olarak hareket eder. Aşılanması planlanan yanlış bilgi birdenbire de verilmez, çünkü o zaman tepki çeker. Önce onu doğal olarak düşündürtecek küçük küçük olaylar yaratılır, parmakla o olaylar işaret ediliyormuş gibi de yapılmaz. Fakat üst üste bu haberler gelmeye başlayınca yavaş yavaş insan beyinlerine yapmak istedikleri konusundaki amaçlarına ulaşmaya başlarlar. Bazen de bilgi doğru verilir ama kaynağı yanlış gösterilir. Veya kurgu şeklindeki karalama kampanyalarına başlanır. Yavaş yavaş, halk düğmeye basılmasına hazır hale gelecektir.
Yayınlanan birçok kitabın da dezenformasyon amaçlı olduğu ve yabancı istihbarat teşkilatlarınca hazırlattırıldığı defalarca ispatlanmıştır. İnsanların ise okuduklarının kimlerce ve neden yazıldığından haberi dahi olmuyor. Ne de olsa bir kitap diye doğru sanılıyor. Üstelik kitaplarda yüzlerce kaynak da belirtiliyor, toplamda kaç kişi o yabancı dildeki kaynakları açıp gerçekten o insanların neler dediğine bakmıştır ki? Sadece kaynak gösterilen paragrafı da okumak yetmez, bu medyanın magazinde polemik çıkarmak için bir ropörtajı kırparak değişik göstermelerine benzer ancak, yazarın ne dediğini anlamak için kaynak kitabın tamamını okumak gerekir.
Şu an birkaç internet sitesini araştırıp bilgi sahibi olmayı bırakın, birkaç kitap okumakla da bilgi sahibi olmak ne yazık ki mümkün değildir. Olayların derinine inmeden, içyüzünü görmek olanaksızdır.
Teozofi’nin başucu kitaplarından biri olan Secret Doctrine ile ilgili de bir zamanlar karalama çabaları vardı. Bu kitabı Hitler de okumuş olduğu için, bir aralar teozofiye karşı bir dezenformasyon kampanyası başlatılmıştı. Hitler’in kendi ruh hastalığı sebebiyle konuyu tamamen yanlış anlaması Blavatsky’nin mi suçuydu? Bizim deyimimizle , hırsızın hiç mi suçu yok? Blavatsky’nin kitabında bahsedilen Aryan ırkının gelişimi ve geleceği, bilinç gelişmesi ve ruhsal gelişme ile alakalıdır, fiziksel bir ayrımdan bahsedilmemektedir. Ve Aryan ırkından sonra gelecek başka bir ırktan bahsedilmekte ve bu ırkın temsilcilerinin de aramızdan çıkacağından bahsetmektedir. Yeni ırkın daha beyaz olacağından da sözedilir, fakat bu sembolojik bir saflaşma ifadesi de olabilir. Bunu okuyan Hitler, gelecekte dünyayı Almanlar’ın yönetmesini ve Alman hakim bir üst ırk oluşturmak amacıyla, Yahudi’lerden başlamak vasıtasıyla önüne gelen her ırkı yok etme çabasına girişmiştir. Sadece daha esmer olanlara saldırı olsaydı, başka taraflara da yönelebilirdi. Ama Almanlar’dan daha beyaz bir ırk olan Rus’lara da saldırdı Hitler. Aryan ırkı sohbetleri, Hitler'in yapmak istediği şeyin bir kılıfıydı sadece. Nasılsa herkes teozofiyi derinlemesine bilmediğinden, insanlara kendi politikalarını yutturmak için harika bir alet olarak kullanılabilirdi ve kullandı da.
Ülkemizde dezenformasyon ile ilgili son çıkan haberler, ergenekon dosya ve haberleri, bazı gazetecileri bile pes ettirecek seviyeye gelmiştir. Buradan da şunu anlıyoruz ki, gazeteciler bile dezenformasyon için yanlış yönlendirilerek kullanıldıklarının farkına varmış bulunuyorlar.
Ülkemizde en çarpıcı dezenformasyon örneklerinden biri de altın madenciliğidir. Birazdan bu konuda yazacaklarımla ilgili daha detaylı bilgileri, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yayınlanmış olan “Altın hakkında yanlış bilinen gerçekler” adlı küçük bir kitapçıktan ve de oradaki ilgili profesörlerden öğrenebilirsiniz.
90’lı yıllarda basının en çok meşgul olduğu konulardan biriydi Bergama olayları. Bergama’da altın madeni olan köydekiler sürekli gösteriler yapıyorlardı ve Greenpeace de onlara katılıyordu.
Öncelikle Greenpeace son derece şüpheli bir takım hareketler sergilemiş olan bir kuruluştur, özellikle petrol ile ilgili global konularda zaman zaman dezenformasyon için kullanıldığına dair bir takım teoriler vardır ortalıkta. Burada direkt bir suçlamada bulunmuyorum ama örgüt hakkında çıkan teorileri sorgulama hakkımı kullanıyorum.
Şimdi kısaca bazı gerçekleri yazalım:
Altın ve gümüş, siyanür liçi yöntemiyle çıkarılır,başka zenginleştirme yöntemi yoktur, bu işlem kapalı devre zenginleştirme tesislerinde yüksek teknolojiyle yapılır. Oldukça seyrelmiş olan atık sular, altı ve etrafı metrelerce korunma tabakalarıyla desteklenmiş açık hava dinlenme tesislerine alınır. Siyanür doğada çok çabuk bozunur ve doğal gübre haline gelir. Bu atık havuzları daha sonra tekrar kapalı devre tesislere beslenir. O havuzlara hayvan veya kuş yaklaşamaz çünkü ses dalgalarıyla onları uzak tutacak sistemler mevcuttur.
Greenpeace Türkiye’de altın madenciliğine karşı gösteriler yaptığı sırada, dünyanın birçok medeni ülkesinde siyanür liçiyle altın madenciliği yapılmaktaydı ve Greenpeace her nedense sadece(!) Türkiye’de karşı çıkmaktaydı.
Bergama’da altın madenciliği yapılacak arazi için yakındaki köy halkıyla anlaşılmış, köy halkı için daha uzakta resmen bir villa-köy inşa edilmiştir. Tüm köy halkı villa tipi iki katlı, altında ahır olan evlerde yaşamaya başlamış ve neredeyse hepsi de madende işe alınarak geçim kaynağı yaratılmıştır. Gelelim bunların neden ayaklandığına. Sorun şu ki, ayaklanan onlar değildi! Ayaklanan köyün onlar olmadığı, ilgili kurumlarca direkt olarak ispatlanmıştır. Bu insanların madenle bir alakası olmadığı, yakında bir yerlerden olmadıkları tespit edilmiştir.
Madencilik şirketleri, madencilik yasalarına göre, tahrip ettiği doğal tabakayı mutlaka eski haline getirmek zorundadır.
O zamanlar ikiye ayrılan profesör grubu vardı, büyük bölümü altın madenciliğini savunuyor, bir bölümü ise karşı çıkıyordu. Bu konuyu netleştirmek ve mutabakat sağlamak, tartışmak için profesörler birkaç kez bir araya geldi, basın davet edildi, defalarca telefonlar edildi ama basın zahmet edip gelmedi. Daha sonra profesörler ne kadar köşe yazarı varsa, ne kadar basın kuruluşu varsa, hepsine hergün yüzlerce e-mail, faks gönderdiler. Tek istedikleri televizyonda halkın önünde iki görüşü savunan profesörlerin bir araya getirilmesi ve halkın önünde konunun aydınlatılması idi. Tüm bu çabalar sonunda, bırakın bir ilgi veya cevabı, bir “hayır” yanıtı bile gelmedi.
O zamanlar Türkiye’de siyanür liçi yöntemiyle gümüş elde edilen ve devlete ait olan “Eti Gümüş” vardı ve çalışıyordu. Devlete ait olduğu için oraya insanlar pek bulaştırılmadı.
Bütün bu dezenformasyon çabaları, çok büyük ihtimalle, altın madenciliğinde önde gelen ülkelerin Pazar paylarını kapatmamak için, o ülkeler tarafından örgütlendi. Herkes de yedi.
Aradan yıllar geçti. Peki şimdi ne oldu?
Bergama’da altın madenciliğine başlandı.
Eti Gümüş özelleştirildi.
O halde bu yaygara niye kopmuştu? O zamanlar yabancı güçlerce pompalanarak karşı çıkılan altın madenciliğine, nasıl oldu da birden bire, sessiz sessiz ve neyin karşılığı olarak yeniden izin verildi (!)?
İnsan düşünmeden edemiyor…Deli olmamak elde değil…
1947 yılında Amiral Byrd'ın yaşadığı olaylarla ilgili yazdığı günlükten birçoğumuz haberdarız. Lost dizisindeki adanın bu günceye bir gönderme olma ihtimali de mevcut. Amiral'ın yaşadıkları elbette çeşitli şekillerde açıklanabilir. Bir kara delik vasıtasıyla bir zaman sıçraması yapmış veya boyut değiştirmiş olabilir. Bermuda Şeytan Üçgeni civarında da benzer olaylar vuku bulmuş olduğuna göre, sadece uzayda değil, dünyada da kara delikler olma ihtimali mevcut. Fazla yorum yapmadan direkt olarak Amiral Byrd öldükten sonra Dr. William Bernard tarafından yayınlanmış olan günlüğü aşağıda size aktarıyorum. Amiral Byrd, devlet tarafından bilgi vermesi yasaklandığı için çok istediği halde güncesini yayınlayamamıştır.
Amiral Richard B. Byrd´ün Günlüğü Şubat-Mart 1947
Bu günlüğü gizlilik içinde yazmalıyım. Yazdıklarım Arktik´de 1947 yılı Şubat´ının 19. gününde yaptığım uçuşla ilgili. Zamanı geldiğinde, muhakkak insanlar daha akıllı olacaklar ve kaçınılmaz gerçeği kabul edecekler. Yazdıklarımı açıklamak özgürlüğüne sahip değilim, belki de bunlar asla toplumsal bir incelemenin ışığını asla göremeyecektir ama birgün herkesin okuyabilmesi için bunları kaydetmek benim görevim. Bu açgözlü ve sömürücü dünyada kesin eminim ki, insanoğlu gerçekleri daha fazla bastıramayacaktır.
Saat 06:00: Tüm hazırlıklar tamamlandı. Kuzeye doğru uçacağım, tüm yakıt depoları dolduruldu.
Saat 06:20: Sancak motoru daha güçlü gibi. Ayarlama yaptık, şimdi daha iyi.
Saat 07:30: Üsle radyo ilişkisi kontrolu yaptık. Herşey yolunda. Telsizcim memnun.
Saat 07:40: Sancak motorunda zayıf bir akıntı var gibi. Yağ basıncı normal.
Saat 08:00: Uçuyorum. Uçuş normal görünüyor. 7.000 metrede uçuyorum. Türbulans normal. Herşey yolunda.
Saat 08:15: Üsle telsiz kontrolu normal.
Saat 08:30: Türbulans oluştu. Bin metreye kadar inmeye karar verdim, uçuş koşulları yumuşak görünüyor.
Saat 09:10: Çok büyük bir buz alanı, altta kar yağıyor. Görüntü muhteşem. Kırmızıdan mora kadar tüm renkleri görüyorum. Pusula olduğu yerde dönüp duruyor, üsle tekrar ilişki kurduk ve gördüklerimi anlatım.
Saat 09:10: Her iki pusulam da yani manyetik ve gyro pusulalar dengelerini iyice yitirdiler, titreşip duruyorlar. Güneş pusulasını kullanıyorum. Kontrollar yavaş tepki veriyorlar ama bir buzlanma belirtisi yok.
Saat 09:15: Uzakta dağlar görüyorum.
Saat 09:49: Dağları gördüğümden bu yana 29 dakika geçti. Görsel bir yanılgı yok. Bunlar birer dağ ve daha hiç görmediğim bir sıradağ halindeler.
Saat 09:55: Altimetre 8.900 metreyi gösteriyor; güçlü bir türbulans var.
Saat 10:00: Hala kuzeye doğru uçuyorum ve altımda küçük bir dağ sırası var, bunu tanımlıyorum ve soruşturmam gerek çünkü böyle bir dağ oluşumu haritalarda yok. O da ne? Dağların arasında ve tam ortada küçük bir nehir akıyor, aşağıda yeşil bir vadi olamaz. Burada garip ve normal olmayan birşeyler var. Buz ve kar olmalıydı ama ben dağların yamaçlarında yeşil ormanlar görüyorum. Yön bulma araçlarım hala çılgınca dönüyorlar. Jiroskop hala öne ve arkaya doğru titreşip duruyor.
Saat 10:05: Dörtbin metreye indim ve alttaki vadinin üzerinde sola doğru sert bir dönüş yaptım. Aşağıda yeşille örülmüş bir alan var. Burada ışık farklı, güneşi göremiyorum. Sola biraz daha döndüm ve aşağıda çok büyük garip hayvanlar gördüm. File benziyorlar ama hayır bunlar birer mamut. İnanılmaz ama oradalar. 3.000 metredeyim, dürbünle bakıyorum ve hayvanlar görüyorum; oradalar. Mamutlara çok benziyorlar. Bunu üsse bildirmemiz gerek.
Saat 10:30: Yeşil renkli tepelere yaklaşıyorum. Dış ısı, termometrenin gösterdiğine göre 23 derece. Düz olarak uçmaya devam ediyorum. Göstergeler normal ama ben bir bulmacanın içindeyim. Yine üssü arıyoruz ama telsiz çalışmıyor.
Saat 11:30: Eğer normal kelimesini bu ortamda kullanırsam herşey yolunda. İlerde bir yer var, sanki bir kente benziyor. Uçak çok hafifledi, bir tüy gibi dalgalanarak uçuyor, kontrollar emirlerimi dinlemiyorlar. Tanrım!, Normal tepkiler vermeyen bir araç içinde uçuyorum ve yeterince hızlı değilim ama ilerde uçan garip bir araç var. Disk şeklinde ve parlak. Bana doğru yaklaşıyor,üzerindeki işareti görüyorum; bu bir gamalı haç. Fantastik! Neredeyiz? Ne oluyor? Kontrolları geri almaya çalışıyorum. Ama olmuyor, kontroller isyan ediyorlar.
Saat 11:35: Telsizden çatırdılar geliyor, İngilizce bir ses ama derinlerden geliyor. Aksan İsveç ya da Alman. Şöyle diyor; "Bölgemize hoşgeldiniz Amiral. Sizi yedi dakika içinde indireceğiz. Güvenli ellerdesiniz. Rahat olun." Uçağımın motorları durdu, garip bir gücün kontrolu altında uçmaya devam ediyorum. Şimdi uçağım kendi çevresinde dönmeye başladı.
Saat 11:40: Bir diğer telsiz mesajı. İniş olayı başladı. Uçak şiddetle titriyor, aşağıya doğru iniyor, sanki görünmeyen dev bir asansörün içinde gibiyim. Artık çok rahatım, birşey umurumda değil. Hafif bir sarsıntıyla uçağım yere temas ediyor.
Saat 11:45: Günceme aceleyle son cümleleri yazıyorum. Uçağıma doğru gelenler var; hepsi uzun boylu ve sarı saçlılar. Uzakta büyük ve parlak binaların bulunduğu bir kent var, gökkuşaklarına benzer renk dalgaları nabız gibi atarcasına kentin üzerinde yükseliyor. Ne olduğunu anlamış değilim ama ortada tehlikeli birşey yok, hiçbir silah görmüyorum. Kargo kapısını açarken bir sesin ismimi söylediğini duyuyorum. Herşeye razıyım.(Kaydın sonu) Kristal kente giriyorum...
Bundan sonra olanları hafızama güvenerek yazdım. Hayal gücümü zorlamam gerekiyor, bütün bunlar çılgınca ve olmaması gereken şeyler. Telsizcimle beraber uçaktan çıktık, içten ve samimi bir karşılama bu. Tekerlekleri olmayan küçük bir platformun üstüne bindik. Şimdi hızla parlayan kente doğru gidiyoruz, kent sanki kristalden yapılmış gibi, içeri girerken daha önce hiç görmediğim büyüklükte binalar görüyorum. Bu yapılar Frank Lloyd Wright´ın (Dönemin ünlü sürrealist mimarı) çizimlerinin ötesinde. Ya da bir Buck Rogers filminin setindeyim (Yine dönemin sinemasında canlandırılan bir bilim kurgu kahramanı). Daha önce hiç tatmadığım sıcak içecekler ikram ediliyor, çok lezzetliler. On dakika kadar sonra iki hostes geliyor, çok güzeller ve kendileriyle beraber gelmemi söylüyorlar. Yapacak birşey yok, gidiyorum ama telsizcim kalıyor. Kısa bir yürüyüşten sonra asansöre benzer bir yere giriyor, aşağıya doğru inmeye başlıyoruz, araç duruyor ve kapı yukarıya doğru sessizce açılıyor. Uzun bir koridorda ilerliyoruz, gülkurusu renkte bir ışık heryerden yayılıyor, sanki duvarların içinden geliyor. Büyük bir kapının önünde duruyoruz. Kapının üzerinde okuyamadığım bir yazı var, kapı ses çıkarmadan açılıyor, girmem için işaret ediliyor. Hosteslerden bir tanesi; "Korkacak birşey yok Amiral, Üstad´ın huzuruna kabul edileceksiniz." diyor.
Üstad´ın mesajı
İçeri giriyorum, çarpıcı renkler görüyorum, oda büyüleyici ve çok etkileyici. Karşımda çok güzel bir insan var, gördüklerimi anlatamıyorum, bildiğim sözcükler buna yeterli değil. İnsan gibi ama çok daha ötesinde, huzur ve mutluluk yayıyor. Düşüncelerim kesiliyor, melodik ve sıcak bir sesle konuşuyor; "Yerimize hoş geldiniz Amiral" O, bir erkek, yüzünde çok uzun yılların izleri var, uzun bir masada oturuyor sonra kalkıp, bana oturmam için gösteriyor. Oturuyoruz, bana bakıp gülümsüyor ve yine o yumuşak ve melodik sesle konuşuyor; "Sizin buraya girmenize izin verdik çünkü siz dünyanın yüzeyinde tanınan asil birisiniz." Dünyanın yüzeyi mi? diyor ve soluğumu tutuyorum. Gülümsüyor ve; "Evet, şu anda İç Dünya´nın Arianni bölgesindesiniz. Sizi görevinizden fazla alıkoymayacağım, güvenle yüzeye geri döneceksiniz. Ama şimdi Amiral sizi neden buraya çağırdığımızı söyleyeceğim. Irkınızın Japonya´da Hiroshima ve Nagasaki´de patlattığı ilk atom bombalarıyla çok ilgiliyiz. Bu nedenle alarma geçtik ve uçan araçlarımızı yolladık, biz bunlara ´Flugelrad´ diyoruz. Sizi gözlüyorlar ve ırkınızın yüzeyde ne yaptığını araştırıyorlar. Bütün bunlar geçmişte kaldı Amiral ama biz devam etmek zorundayız. Irkınızın savaşlarına ve barbarlığına daha önce hiç karışmadık ama şimdi durum farklı. İnsanlık için uygun olmayan doğal bir gücü yani atomik enerjiyi öğrendiniz. Özel görevlilerimiz dünyanızdaki güçlere mesajlar veriyorlar ama henüz bir tepki vermediler. Şimdi sizi dünyamızın varlığını gören bir tanık olarak seçtik. Irkınızdan binlerce yıl daha eski olan kültürümüzü, bilimimizi göreceksiniz Amiral." Sözünü kesiyor ve benimle ne yapacaklarını soruyorum.
Zamanı geldiğinde...
Üstad delici bakışlarıyla sanki düşüncelerimi okuyor ve bir zaman sonra cevap veriyor; "Irkınız şu anda dönüşü olmayan noktaya ulaştı. Aranızda ellerindeki gücü bırakmaktansa, dünyayı yok etmeyi göze alacak olanlar var." Başımı sallıyorum ve devam ediyor; "1945´de ve sonrasında ırkınızla ilişki kurmaya çalıştık ama düşmanca davranıldı, Flugelrad´larımıza ateş açılıp, düşürüldüler. Savaş uçaklarınız, kötü amaçlarla düşmanca davranarak bizimkileri kovaladılar. Şimdi sana şunu söylüyorum oğlum; dünyanızda çok büyük bir kötülük fırtınası oluşmakta, kara bir öfke ve şiddet yıllardır hiç eksilmeden, artarak birikiyor. Silahlanmanızın bir anlamı yok, biliminizde güvenli bir yer yok. Kültürünüzde açan her çiçek, öfke ve hiddetle ezilip, yok ediliyor, tüm insan canlılar derin bir kaosun içine düştüler. Yaşadığınız son savaş daha sonra ırkınızın başına geleceklerin sadece bir başlangıcı. Biz burada her geçen saat durumu daha açık görüyoruz. Söylediklerimde bir yanlış var mı?" Hayır, bu eskiden de oldu, karanlık çağlar geldi ama beşyüz yıl önce sona erdi, diyorum. Üstad devam ediyor; "Evet, oğlum. Karanlık çağlar asıl şimdi ırkınızın üzerine geliyor, karanlık dünyayı bir örtü gibi örtecek ama inanıyorum ki ırkınızdan bazıları yaşamayı başaracaklar ama buna daha zaman var, fazlası söylenmemeli. Çok uzaklarda ırkınızın yıkıntıları arasından yeni bir dünya doğacak, kayıp efsanevi hazineleri arayacaklar ve oğlum bizim korumamızda güvenlikte olacaklar. Zamanı geldiğinde biz ırkınıza ve kültürünüze yardım edeceğiz, belki savaşın ve çekişmelerin boşyere olduğunu birgün öğreneceksiniz, ancak bundan sonra ırkınız tekrar kültürü ve bilimi elde edebilecek. Şimdi oğlum, bu mesajla beraber yüzeye dönebilirsin."
Ve dönüş
Bu sözlerle beraberliğimiz sona ermiş gözüküyor. Bir an için duruyorum, bu bir rüya olmalı ama ben bu gerçeği biliyordum. İki güzel hostesimin gelip "Bu yoldan Amiral" demeleriyle kendime geldim. Çıkmadan evvel bir kez daha dönüp Üstad´a bakıyorum. O mitolojik yüzde yumuşacık gülümseme var; "Elveda oğlum" diyor ve ince uzun elini kaldırarak bir barış hareketi yapıyor. Hızla geri dönüyor ve yukarı çıkıyoruz. Hosteslerimin birisi bana dönüyor ve; "Acele etmeliyiz Amiral. Üstad, sizi geciktirmememizi istedi, mutlaka geri dönmeli ve mesajı vermelisiniz." Birşey demiyorum. Olan herşey inancın ötesinde. İlk geldiğimiz yere dönüyoruz, telsizcim orada, çok gergin ve yüzünde endişeli bir ifade var. Ona herşey yolunda Howie, diyerek sakinleştiriyorum. Yine uçan platformla uçağımızın yanına götürülüyoruz. Motorlar çalışmıyor, hemen biniyoruz. Kapı kapandıktan sonra görünmeyen güç, uçağı kaldırıp bir anda 8.000 metreye çıkarıyor. Onların araçlarından iki tanesi belli bir uzaklıktan bizi izliyor. Çok hızlı gidiyoruz ama hız göstergesini okuyamıyorum, ileriye doğru gidiyoruz. Telsiz çalışıyor ve bir ses; "Şimdi sizi terk ediyoruz Amiral, kontrollar serbest. Auf Wiedersehen!!!!" diyor. Almanca bir veda. Howie ve ben flugelrad´ların soluk mavi gökte kaybolmalarını izliyoruz. Uçağım birden sarsılıyor ve aşağıya doğru dalışa geçiyor. Toparlanıyor ve kontrolu alıyoruz. Şimdi uçuş normal, kimse konuşmuyor, ikimiz de kendi düşüncelerimizle başbaşayız.
Güncenin devamı
Saat 22:00: Yine sonsuz buz ve kar çölündeyiz. Üsse uzaklığımız yaklaşık 27 dakika. Haberleşiyoruz, cevap geliyor. Bütün koşullar normal. Üstekiler bizden haber aldıkları için çok mutlular.
Saat 22:00: Üsse yumuşak iniş yapıyoruz. Bir görevi bitirdim ama çok daha büyük bir görev şimdi beni bekliyor...
Kaydın sonu
11 Mart 1947´de Pentagon´da bir toplantıda hazır bulundum. Olanları anlattım, keşfimi açıkladım ve Üstad´ın mesajını aktardım. Herşey gereğince kaydedildi. Başkan´a bilgi aktarıldı Ama geciktirildiğimi veya alıkonduğumu hissediyorum. Yüksek Güvenlik Örgütü ve bir tıb ekibi ile uzun görüşmeler yaptırdılar, bir kasıt algılıyorum. Büyük bir sıkıntı içindeyim, ABD Ulusal Güvenlik koşulları gereğince, sıkı kontrol altındayım. Ve sonunda emri aldım; bildiğim her konuda kesin olarak sessiz kalmam isteniyor, bunu insanlık adına yapacakmışım. İnanılmaz ama ben bir askerim ve emirlere uymaktan başka yapacak birşeyim yok.
30/12/56: Son sözler
1947´den bu yana yıllar geçti. Günlüğümü tamamlamam gerekiyor. Kapatırken, kendimden eminim. Bu sırrı yıllar boyunca inançla sakladım. Bu benim tüm moral değerlerime ve haklarıma karşıydı. Şimdi sonsuz gecenin geldiğini hissediyorum ve bu sır benimle beraber ölmemeli. Ama gerçek eninde sonunda galip gelecek. İnsanlığın tek umudu bu. Gerçeği görüyorum ve ruhum bir an önce serbest kalmak için çırpınıyor. Askeri canavarlığın kalbi olan endüstri için görevimi yaptım. Şimdi uzun gece başlıyor ama bu bir son olmayacak. Uzun Artrik gecesinde olduğu gibi, gerçeğin parlak güneş ışığı yine gelecek ve karanlıklardan ışık doğacak. Çünkü ben Kutbun ötesinde varolan ülkede en büyük bilinmeyeni gördüm.
Geçtiğimiz haftalarda blogçu arkadaşımız Zehirli Örümcek yeni bir projeye imza attı. Televizyonlarda uygulanan, Akıllı İşaretler benzeri bir sistemin, internet sitelerinde kullanımını sağlamak için bir fikir üretti ve şimdilik 3 kategori olarak düşünülen bir sistem ortaya çıkardı. Bunu “Akıllı Örümcekler” adı ile, www.akilliorumcekler.com sitesi üzerinden kullanıma açtı.
3 kategoriyi şu şekilde özetleyebiliriz:
13 Yaş ve Üzeri Bu web sitesi, barındırdığı bazı içerikler sebebi ile 13 yaş altındaki internet kullanıcıları için uygun değildir Açıklama: Eğer web sitenizde; haber ve eleştiri maksatlı BAZI; küfürlü yazılar, cinsellikle ilgili öğeler, siyasi düşünceler, korku ve şiddet yayınlıyor ve bununla ilgili konulara bağlantı veriyorsanız bu işareti kullanabilirsiniz!
18 Yaş ve Üzeri Bu web sitesi barındırdığı içerik sebebiyle 18 yaşından küçük internet kullanıcıları için uygun değildir! Açıklama: Eğer web sitenizde Tamamen; küfürlü yazılar, cinsellikle ilgili öğeler, siyasi düşünceler, korku ve şiddet yayınlıyor ve bununla ilgili konulara bağlantı veriyorsanız bu işareti kullanabilirsiniz!
Genel Kullanıcı Bu web sitesi tüm internet kullanıcıları için uygun bir içerik yayınlamaktadır! Açıklama: Eğer web sitenizde, tüm internet kullanıcıları yaş grupları için olumsuz bir içerik; küfürlü yazılar, cinsellikle ilgili öğeler, siyasi düşünceler, korku ve şiddet yayınlamıyorsanız web sitenizde bu işareti kullanabilirsiniz
Ben de kendisine ve bu projeye destek vermek için, 13 yaş ve üzeri kategorisini seçerek, kendi siteme eklentiyi ekledim.
Daha sağlıklı bir internet ortamı sağlamak için; her web sitesi, yayınladığı içerikle ilgili internet kullanıcılarına bilgi vermelidir. Bu sayede özellikle çocuklar için uygun bir filtreleme desteği konulabilir ve yetişkinler de girdikleri site hakkında bilgi sahibi olabilir. Çocuklar için kullanılan filtreleme sistemlerinde, genelde sitede kullanılan kelimelere göre engelleme sağlanmaktadır. Fakat bahse konu kelimeyi kullanan her site belki de zararlı değildir. Veya tam tersi olarak, zararsız kelimeler kullanılarak, son derece zararlı bilgiler çocuklara verilebilir. Bu anlamda “Akıllı Örümcekler” site bilgi sistemi sayesinde uygun içerikler uygun şekilde sunulabilir.
Elbette şu an site sahibi kendi istediği örümceği seçiyor ve bu kontrol mekanizması site sahibinin bilinç seviyesine bırakılıyor. Fakat şu an henüz test aşamasında olan ve destek bekleyen bu proje ile, bu örümceklerin kullanımı zorunlu tutulabilir ve belirli bir kurum tarafından örümcekler tahsis ve kontrol edilebilir. Ve proje beta aşamasından çıktıkça, örümcek sayısı da artırılıp daha çeşitlendirilebilir.
Akıllı Örümcekler, bu konuya el atıp destek verebilecek kişilerin desteğini bekliyor...
Don McLean, American Pie adlı şarkısında, “Müziğin öldüğü gün” diye bahseder o meşhur günden. Bazı söylentilere göre Rock'n'Roll efsaneleri olan Buddy Holly, Richie Valens ve Big Bopper’ın bindikleri uçağın adı American Pie idi, yani öyle düşünülüyordu. Ama daha sonra Don Mclean bunu yalanlayarak, şarkının adını tamamen kendisinin yarattığını belirtti .
Şarkının ana temasını oluşturan yani müziğin öldüğü 3 Şubat 1959 gününün hikayesi şöyledir:
Richie Valens uçak yolculuğundan çok korkuyordu ve uçak kazasında öleceğini rüyasında da görmüştü. Ama bir konser sonrası, kış günü hava şartları nedeniyle kara yoluyla gidemedikleri için uçakla yola çıkmışlardı ve hava şartları nedeniyle uçak düştü. Uçağa sadece 3 kişi binebiliyordu, Richie Valens ve bir gazeteci yazı-tura atarak, uçakla kimin gideceğini belirlemişlerdi. Yani düşen uçağa 3 kişi binmişti: Buddy Holly, Richie Valens ve Big Bopper...Rock'n roll müziğinin en büyük kayıplarından biriydi.
O zamanlar Don Mclean gazete dağıtıcılığı yapıyormuş ve o uçak kazasının olduğu soğuk bir Şubat sabahı , gazeteyi dağıtırken ana sayfada o haberi gördüğünde, bir adım dahi atamayıp olduğu yerde donakalmıştır. Şarkıyı yazması 1960’lı yıllarda, yayınlaması ise 1971’de gerçekleşmiştir.
Şarkıda ana tema bu üç şarkıcı olmakla birlikte, onlardan başka Beatles, Elvis Presley, Janis Joplin, Mick Jagger ve Rolling Stones, Bob Dylan, James Dean, The Byrds gibi birçok sanatçı ve gruba, gizli bir takım şifrelerle gönderme yapar. Şarkının ilk çıktığı günden beri, şarkının sözlerinin içerdiği anlamlarla ilgili sayısız teori ortaya atılmış ve adeta bir fenomen haline gelmiştir. Halen Don Mclean şarkı sözlerinin anlamını tam olarak anlatmamıştır. Ama genel hatlarıyla, 1950’li yılların müzik açısından aydınlık çağlarıyla, 1960 ve sonrasında karanlık bir çağa sürüklendiğinden bahsettiğini ve bu devrede dünyada ve Amerika’da olup bitenlerle ilgili simgesel anlatımlarda bulunduğunu belirtmiştir. Bu dönem, aynı zamanda Don Mclean’in çocukluğun saflığından yetişkinliğin gerçeklerine geçmeye başladığı dönemdir. Bu kaza da tam olarak Don Mclean’in ayaklarının yere bastığı yani gerçeklerin acılığı ile tanışmasını sembolize eder.
Şarkı yayınlandığı zaman 4 hafta listelerde bir numarada kalmış ve aynı zamanda önemli bir proje olan” Recording Industry Association of America (RIAA)’nın “Yüzyılın şarkıları”-Songs of the Century” listesine beşinci sıradan yerleşmiştir. Bu liste, Amerika’nın müzik ve kültür açılarından gelişimini en iyi anlatan şarkılardan oluşturulmuştur ve 2001 yılında özel seçilmiş 1300 kişinin oyuyla 20. yüzyılın 365 seçilmiş şarkısının listesi oluşturulmuştur. Merak edenler için ilk beş şöyledir:
1 "Over The Rainbow" - Judy Garland
2 "White Christmas" - Bing Crosby
3 "This Land Is Your Land" - Woody Guthrie
4 "Respect" - Aretha Franklin
5 "American Pie" - Don McLean
Günümüzde de birçok sanatçı vefat ediyor ama şu yaşadığımız zaman ile geçmişi karşılaştırmak olanaksız görünüyor. Çünkü birçok müzik türünün şu an varolmasını bu insanlara borçluyuz. Her türlü sansür ve engellemeye rağmen, turnelerde üç kuruş para karşılığında ideallerini gerçekleştiren bu adamlara çok şeyler borçluyuz.
Bu vesileyle, Rock’n’Roll müziğin yaratıcısı ve kralı Elvis Aaron Presley’i de anmayı unutmayalım. Onun öldüğü 16 Ağustos 1977 tarihi de müziğin öldüğü diğer bir gündür, tıpkı 24 Kasım 1991’de Rock'ın Kralı Freddy Mercury’nin ve 25 Haziran 2009'da Pop'un Kralı Michael Jackson'ın öldüğü gün gibi.
Elvis’in hikayesi tam bir fenomen olduğu için, onunla ilgili yazacağım yazıyı sonraya saklıyor ve sizlere müzik dolu günler diliyorum.
Bye bye Miss American Pie… RIP...
Not: Hatırlayamayanlar için bu üç müzisyenin birkaç şarkısı:
Buddy Holly: That’ll be the day, Oh boy, Peggy Sue
Richie Valens: La Bamba, Oh Donna, Come on let’s go
Big Bopper: Chantilly Lace, Crazy Blues, Big Boppers Wedding