Sevgili okurlar, aranızda yeni masaüstü veya dizüstü bilgisayar almayı düşünenler varsa, bunca yıllık bilişim tecrübeme rağmen yaşadıklarımı mutlaka okumalısınız. Bu konuyu detaylı olarak Alaaddin'in Sinirli Ablası bloguna yazdım :
http://alaaddininsinirliablasi.blogspot.com/2008/08/hp-rezaleti.html
Ve ayrıca diğer bazı HP mağdurları ile ilgili linkler:
http://pavilionmagdurlari.blogspot.com/
http://www.cisday.org/2006/10/16/hp-hakkinda-birseyler/
http://www.harmankaya.org/yazi-97-HP-Ile-Sonunda-Mahkemelik-Olacagim.html
http://kimliksiz.org/kimliksizsiniz/index.php?view=article&catid=40%3Aguendem&id=149%3Ahp-madurlar&option=com_content&Itemid=53
http://forum.donanimhaber.com/m_18707810/tm.htm
8 Ağustos 2008 Cuma
7 Ağustos 2008 Perşembe
Barış nedir sevgili?...
Herkesin savaş hayalleri kurduğu bir dünyada, mümkün mü barışı tanımlamak ?
Barış, dünyadaki en büyük ütopya.
Çünkü dünya barışının gerçek anlamını veya nasıl sağlanacağını kimse bilmiyor.
Barış, dünyadaki en büyük ütopya.
Çünkü dünya barışının gerçek anlamını veya nasıl sağlanacağını kimse bilmiyor.
Çünkü herkesin çıkarları mutlaka bazı noktalarda çakışıyor.
Hiçkimse kendi kendiyle bile barışık değilken, nasıl toplumlar birbiriyle barışık olabilsin ki?
Aynı 1. Dünya savaşı'nda Hans Leip'in besteleyip, Lola Andersen'ın seslendirdiği "Lili Marleen" şarkısı gibi, savaşa giden sevdiğini fenerin altında bekleyen kızın öyküsü gibi...Birbiriyle savaşanların bile ortak "umut" şarkısı olmuş Lili Marleen, düşman olmalarına rağmen hepsinin dinledikleri ortak şarkıymış. Umudun şarkısı daha sonra birçok dile çevrilmiş ve birçok kişi tarafından seslendirilmiştir.Biz genelde bu şarkıyı Marlene Dietrich'ten biliriz. Bu şarkı için Almanya Langeoog'ta dikilmiş bir heykel bile bulunmaktadır. Şarkının temsil ettiği umut, barış umududur ama sonuçta hiçbir zaman iki taraf için de barış sözkonusu olamaz.
Akgün Akova'nın barış üzerine yazmış olduğu "What is peace my love" şiiri kadar barışa dokunabilmiş olan var mıdır acaba?
"barış nedir sevgilim
biliyor musun
bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce çöken
halka açılamadan batan bir şirket
iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
yoksa
hurdacıya söylediği son sözler mi
bisikleti vurulan bir çocuğun
söyle sevgilim
Einstein'ın Roosevelt'e yazdığı mektup mudur barış
Lozan'dan gelen telefon mu Mustafa Kemal'e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış yoksa
söyle sevgilim
de ki
tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış
saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati
ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek çıkaran bir melek
de ki
aptalların türküsü
oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış
dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin sirkinde
de ki sevgilim
içine bayat pil konmuş el feneridir barış
fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların
barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan
kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir defterdir barış
kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın
barış
halkının üzerine devrilen bir devlettir zor dönemeçlerde
açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış
patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada
bunların hiçbiri
hiçbiri değilse barış
söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi' sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış..."
Yorumsuz dizeler....Ama biz savaşmaya devam edelim, çıkar çatışmalarından, petrol ve enerji kavgalarından bir türlü başımızı kaldıramadığımız bu dünya, yavaş yavaş kendi sonunu hazırlıyor nasılsa.
Biz yapmasak da, doğa alacak intikamını insanlardan, dünyada bunca afet, felaket sürüp giderken, elbet birgün tabiat ipleri eline alacak...Ormanlarımız göz göre göre yanarken ve biz sadece seyrederken, petrol için birçok ülke yağmalanırken, ozon tabakası bizim kullandığımız kozmetikler nedeniyle eriyip giderken, buzullar global ısınma nedeniyle erirken ve eriyince piyasaya çıkacak olan yüzyıllar önceden içinde saklanmış ölümcül virüsleri içinde taşırken, hepimiz biyolojik silahlarla uğraşırken, çok lazımmış gibi insan klonlamaya çalışırken, dünyanın yarısı açlık ve su sıkıntısı içindeyken biz homini gırtlak midemizi ve alışveriş sepetimizi hırsla doldururken, alınanların yarısını da yiyemeyip çöpe atarken ve kapımızda ha geldi ha gelecek derken İstanbul depremini beklerken, biz savaşmaya devam edelim...
En azından İstanbul depreminden birgün sonra herkesin tüm çatışmaları unutup, çok kısa bir süre için bile olsa birbirine kenetleneceğinden eminiz... Çünkü birşeyleri anlamak için, hem mikro hem de makro anlamda mutlaka başımıza bir felaket gelmesi gerekiyor...
Einstein'ın da dediği gibi : "3. Dünya Savaşı, bombalar ve tüfeklerle değil, taş ve sopalarla yapılacaktır."
Hepimize geçmiş olsun...
5 Ağustos 2008 Salı
Nedir bu Business Networking?
Business networking konusuna girmeden önce, bu konuda ülkemizde yaşanmış bir başarı hikayesine değinmek isterim.
Bildiğiniz gibi bu yılın ocak ayında, Türkiye’nin en büyük “business networking” yani iş dünyasının her alanından yüz binlerce profesyonelin bulunduğu iletişim ağı cember.net platformunun hisselerinin büyük bölümü Xing AG tarafından 4,36 milyon Euro’ya satın alındı. Ve cember.net sitesinin Xing’e devri yani entegrasyonu da Temmuz ayı sonunda tamamlandı. Xing, şu an itibariyle 190 ülkede 6 milyona yakın iş dünyasından profesyoneli barındıran bir şirket olmakla beraber, Aralık 2006'da başarıyla borsaya giren ilk Web 2.0 kuruluşudur. Şirket Avrupa’da üç rakibini daha kendi bünyesine almak suretiyle, şu an Avrupa’nın en büyük business networking kuruluşu olma özelliğini taşımaktadır. Bu birleşme sayesinde de, Türkiye’deki binlerce profesyonel direkt olarak Avrupa’daki 6 milyona yakın profesyonel ile kolayca irtibata geçme, iş bağlantıları kurma şansını yakalamış bulunuyor. Eski telex’li günleri düşünürsek, bu oldukça büyük bir fırsat. :-)
Xing’in şu anki ülke müdürlüğüne, Doğan Online’dan tanıdığımız Hakan Gönenli atanmış bulunuyor. Hakan Gönenli uzun zamandır bilişim sektöründe başarılı bir isim olup, daha önce Superonline ve Turkcell Group şirketi olan MapCo’da da yöneticilik de yapmış bir isim. Bu konudaki tecrübeleri ile, Türkiye’de Xing’i bir adım daha ileri götüreceğinden şüphemiz bulunmamakla birlikte, öncelikle yeni görevi için tebrik ediyor ve bu yazıyı hazırlarken bana verdiği destek için kendisine teşekkür etmek istiyorum..
Cember.net’in kurucuları olan Çağlar Erol ve eşi Nihan Çolak Erol, sahip oldukları Euda Danışmanlık vasıtasıyla, internet üzerinde kurdukları ve kaliteden ödün vermeden, yozlaşmadan 300 bine yakın üyeye ulaştıkları bu girişim ile çok büyük bir başarıya imza atmış bulunuyor. Türkiye’de bu tip bireysel başarı hikayelerine maalesef fazla rastlanmıyor. Facebook, google gibi şirketlerin alınması, satılması ile ilgili sürekli olarak haberler okurken, amazon.com hikayesini sanki bir efsane gibi dinlerken, benzer bir hikayeyi Türkiye’de yaşamak ilaç gibi geldi ve onur verdi bizlere. Ve bu hikaye ile, risk almanın, yaptığın işe güvenmenin, kaliteden ödün vermemenin, serbest girişimin nasıl başarılı sonuçlar verebileceğinin de bir örneğini görmüş oluyoruz. Yani bir oluşumu yozlaştırmadan da, kaliteden ödün vermeden de büyütmek ve başarıya taşımak mümkün. Ve tüm bunları yaparken elbette de yapılan işe ve kendine güvenmek en önemli unsuru oluşturuyor.
Peki business networking nedir ve diğerlerinden farkı nedir?
Business networking platformları, tamamen iş dünyasının profesyonelleri ve iş dünyasında profesyonel olmak isteyenler için açılmış olan, iş bağlantılarını geliştirmek için kullanılan websiteleridir. Bu platformlarda aynı zamanda kendinizi profesyonelce tanıtabilir, kapılarınızı binlerce şirkete açabilir, eski arkadaşlarınızı bulabilir, iş ağınızı yönetip genişletebilir, yeni satış kanalları oluşturabilir, iş ilanı verebilir veya başvurabilir ve aynı zamanda tek bir tıkla birçok konunun uzmanına ulaşabilirsiniz. Bu platformlar, verilen ilanlar ile firmaları birbiriyle buluşturma, açılan forumlar sayesinde iyi bir kaynak oluşturma, gruplara katılım ile de aynı ilgi alanlarına sahip insanları biraraya getirme potansiyeline de sahiptir. Şu an Avrupa'nın en büyük business networking sitesi olan Xing ile 16 dilde iletişim kurabilir ve bunları yaparken de profilinizin kime nasıl görüneceğine de karar verebilirsiniz. Bu tip sitelerin ana amacı iştir, bilgi geliştirmedir, çevre oluşturmadır. Yani tanışma veya flört sitesi değildir, bu nedenle de uygunsuz profiller ve uygunsuz mesajlar direkt olarak yönetimce değerlendirilerek ilgili önlemler derhal alınır. Xing'e üye olmak tamamen ücretsiz, üye olduktan sonra isterseniz çok daha fazla fonksiyonu kullanmak için ücretli üyeliğe de geçmeniz mümkün.
Peki neden business networking?
Bir insan kendi başına bir işte başarılı olamaz, o insanın başarısını tanımlayan şey aynı zamanda iş ve arkadaş çevresidir. Bağlantılarınız ne kadar genişse, o kadar dışarıya açıksınızdır, o kadar iyi piyasayı yoklayabilir, teknolojiyi yakalayabilir ve aynı oranda da işlerinizi geliştirebilirsiniz. Bu gibi konular için ise internette de Xing gibi platformlar bulunmaktadır. Bu sadece websiteleri için geçerli değil, günlük hayatta da çevrenizin geniş olması ile birçok fırsatlar yakalayabilirsiniz. Normalde randevu bile alamayacağınız biri ile, mesela bir dans kursunda tanışabilir, spor salonunda ahbap olabilir veya bir fuarda, bir kokteylde ilişkilerinizi geliştirebilirsiniz. Tüm bu sebeplerden dolayı, gerçek başarı sürekli fazla mesai yaparak, masa başından kalkmayarak ve sosyal ortamlardan uzak durarak yakalanamaz. Başarının sırrı, doğru zamanlarda doğru yerlerde olmakla, doğru kişileri tanımakla, yapılacak hamleyi doğru hesaplamakla ve de en önemlisi dürüst ve güvenilir biri olarak tanınmakla yakalanır. Ve elbette kendi rakiplerinizin hareketlerini de takip etmelisiniz, ama asla düşmanca değil. Çünkü işi keyifli yapan rekabettir, sizi geliştiren ve zorlayan şey de rekabettir.
Sosyal çevresi gelişen bir insanın “iş bitiriciliği” de aynı oranda artar. Çünkü sosyalleştikçe çevresi genişler ve hangi işi nerede ve nasıl bitireceğini de bilir. Gerekli bağlantılara çoktan sahiptir zaten.
Xing ve sevgili Hakan’a bu oluşumda başarılar diliyor ve eklemek istiyorum: cember.net ve Çağlar Erol ailesi, hala kalbimizdesiniz, unutmadık sizi :-)
Arzu'dan sevgilerle,
XING Türkiye websitesi:
http://www.xing.com/cembernet/
Erol ailesinin cember.net’i kurma hikayesi:
http://www.vakaloji.com/cembernetin-babasi-caglar-erol/
Xing ve cember.net entegrasyonu basın bülteni:
http://corporate.xing.com/turkce/bas-305n/bas-305n-bueltenleri/details/article/pressemitteilungbrxing-heisst-mitglieder-von-cembernet-willkommen/7/3fa1811842/
Bildiğiniz gibi bu yılın ocak ayında, Türkiye’nin en büyük “business networking” yani iş dünyasının her alanından yüz binlerce profesyonelin bulunduğu iletişim ağı cember.net platformunun hisselerinin büyük bölümü Xing AG tarafından 4,36 milyon Euro’ya satın alındı. Ve cember.net sitesinin Xing’e devri yani entegrasyonu da Temmuz ayı sonunda tamamlandı. Xing, şu an itibariyle 190 ülkede 6 milyona yakın iş dünyasından profesyoneli barındıran bir şirket olmakla beraber, Aralık 2006'da başarıyla borsaya giren ilk Web 2.0 kuruluşudur. Şirket Avrupa’da üç rakibini daha kendi bünyesine almak suretiyle, şu an Avrupa’nın en büyük business networking kuruluşu olma özelliğini taşımaktadır. Bu birleşme sayesinde de, Türkiye’deki binlerce profesyonel direkt olarak Avrupa’daki 6 milyona yakın profesyonel ile kolayca irtibata geçme, iş bağlantıları kurma şansını yakalamış bulunuyor. Eski telex’li günleri düşünürsek, bu oldukça büyük bir fırsat. :-)Xing’in şu anki ülke müdürlüğüne, Doğan Online’dan tanıdığımız Hakan Gönenli atanmış bulunuyor. Hakan Gönenli uzun zamandır bilişim sektöründe başarılı bir isim olup, daha önce Superonline ve Turkcell Group şirketi olan MapCo’da da yöneticilik de yapmış bir isim. Bu konudaki tecrübeleri ile, Türkiye’de Xing’i bir adım daha ileri götüreceğinden şüphemiz bulunmamakla birlikte, öncelikle yeni görevi için tebrik ediyor ve bu yazıyı hazırlarken bana verdiği destek için kendisine teşekkür etmek istiyorum..
Cember.net’in kurucuları olan Çağlar Erol ve eşi Nihan Çolak Erol, sahip oldukları Euda Danışmanlık vasıtasıyla, internet üzerinde kurdukları ve kaliteden ödün vermeden, yozlaşmadan 300 bine yakın üyeye ulaştıkları bu girişim ile çok büyük bir başarıya imza atmış bulunuyor. Türkiye’de bu tip bireysel başarı hikayelerine maalesef fazla rastlanmıyor. Facebook, google gibi şirketlerin alınması, satılması ile ilgili sürekli olarak haberler okurken, amazon.com hikayesini sanki bir efsane gibi dinlerken, benzer bir hikayeyi Türkiye’de yaşamak ilaç gibi geldi ve onur verdi bizlere. Ve bu hikaye ile, risk almanın, yaptığın işe güvenmenin, kaliteden ödün vermemenin, serbest girişimin nasıl başarılı sonuçlar verebileceğinin de bir örneğini görmüş oluyoruz. Yani bir oluşumu yozlaştırmadan da, kaliteden ödün vermeden de büyütmek ve başarıya taşımak mümkün. Ve tüm bunları yaparken elbette de yapılan işe ve kendine güvenmek en önemli unsuru oluşturuyor.
Peki business networking nedir ve diğerlerinden farkı nedir?
Business networking platformları, tamamen iş dünyasının profesyonelleri ve iş dünyasında profesyonel olmak isteyenler için açılmış olan, iş bağlantılarını geliştirmek için kullanılan websiteleridir. Bu platformlarda aynı zamanda kendinizi profesyonelce tanıtabilir, kapılarınızı binlerce şirkete açabilir, eski arkadaşlarınızı bulabilir, iş ağınızı yönetip genişletebilir, yeni satış kanalları oluşturabilir, iş ilanı verebilir veya başvurabilir ve aynı zamanda tek bir tıkla birçok konunun uzmanına ulaşabilirsiniz. Bu platformlar, verilen ilanlar ile firmaları birbiriyle buluşturma, açılan forumlar sayesinde iyi bir kaynak oluşturma, gruplara katılım ile de aynı ilgi alanlarına sahip insanları biraraya getirme potansiyeline de sahiptir. Şu an Avrupa'nın en büyük business networking sitesi olan Xing ile 16 dilde iletişim kurabilir ve bunları yaparken de profilinizin kime nasıl görüneceğine de karar verebilirsiniz. Bu tip sitelerin ana amacı iştir, bilgi geliştirmedir, çevre oluşturmadır. Yani tanışma veya flört sitesi değildir, bu nedenle de uygunsuz profiller ve uygunsuz mesajlar direkt olarak yönetimce değerlendirilerek ilgili önlemler derhal alınır. Xing'e üye olmak tamamen ücretsiz, üye olduktan sonra isterseniz çok daha fazla fonksiyonu kullanmak için ücretli üyeliğe de geçmeniz mümkün.
Peki neden business networking?
Bir insan kendi başına bir işte başarılı olamaz, o insanın başarısını tanımlayan şey aynı zamanda iş ve arkadaş çevresidir. Bağlantılarınız ne kadar genişse, o kadar dışarıya açıksınızdır, o kadar iyi piyasayı yoklayabilir, teknolojiyi yakalayabilir ve aynı oranda da işlerinizi geliştirebilirsiniz. Bu gibi konular için ise internette de Xing gibi platformlar bulunmaktadır. Bu sadece websiteleri için geçerli değil, günlük hayatta da çevrenizin geniş olması ile birçok fırsatlar yakalayabilirsiniz. Normalde randevu bile alamayacağınız biri ile, mesela bir dans kursunda tanışabilir, spor salonunda ahbap olabilir veya bir fuarda, bir kokteylde ilişkilerinizi geliştirebilirsiniz. Tüm bu sebeplerden dolayı, gerçek başarı sürekli fazla mesai yaparak, masa başından kalkmayarak ve sosyal ortamlardan uzak durarak yakalanamaz. Başarının sırrı, doğru zamanlarda doğru yerlerde olmakla, doğru kişileri tanımakla, yapılacak hamleyi doğru hesaplamakla ve de en önemlisi dürüst ve güvenilir biri olarak tanınmakla yakalanır. Ve elbette kendi rakiplerinizin hareketlerini de takip etmelisiniz, ama asla düşmanca değil. Çünkü işi keyifli yapan rekabettir, sizi geliştiren ve zorlayan şey de rekabettir.
Sosyal çevresi gelişen bir insanın “iş bitiriciliği” de aynı oranda artar. Çünkü sosyalleştikçe çevresi genişler ve hangi işi nerede ve nasıl bitireceğini de bilir. Gerekli bağlantılara çoktan sahiptir zaten.
Xing ve sevgili Hakan’a bu oluşumda başarılar diliyor ve eklemek istiyorum: cember.net ve Çağlar Erol ailesi, hala kalbimizdesiniz, unutmadık sizi :-)
Arzu'dan sevgilerle,
XING Türkiye websitesi:
http://www.xing.com/cembernet/
Erol ailesinin cember.net’i kurma hikayesi:
http://www.vakaloji.com/cembernetin-babasi-caglar-erol/
Xing ve cember.net entegrasyonu basın bülteni:
http://corporate.xing.com/turkce/bas-305n/bas-305n-bueltenleri/details/article/pressemitteilungbrxing-heisst-mitglieder-von-cembernet-willkommen/7/3fa1811842/
2 Ağustos 2008 Cumartesi
Toplumca delirdik !
Toplumca delirdik, bir kaosun içinde yaşıyoruz son günlerde. Nereye baksanız bir olay, nereye baksanız bir tehlike, bir macera, bir karışıklık aldı başını gidiyor. Herkes sanki aklını kaçırmış gibi davranıyor. Sinir, stres son hadlerine varmış, kafalar bir hayli karışmış, kimse ne yapacağını veya kime inanacağını kestiremiyor.
Ne zaman televizyonu açsanız ya bir yerde patlama, ya bir cinayet, ya çok ölümlü bir kaza, ya bir cinnet hikayesi, ya ekonomik kriz, ya siyasal kaos, ya etnik ve azınlık sorunları, ya türban sorunu, ya ergenekon sorunu, ya da Avrupa Birliği...Gün geçmiyor ki yeni birşeyler olmasın, saat geçmiyor ki bir son dakika haberi çıkmasın. Her yerde bilimum komplo teorileri de aldı başını gidiyor üstelik. Ve bu teorileri ortaya atanların büyük çoğunluğu da komploların parçası ve de sadece olayı başka türlü göstermek için ve dikkati bir yerden başka yere çekmek için yapıyor bunu...Kim neyi hangi gizli amaçlarla söylüyor onu da kestiremez hale geldik, paranoyak olduk !
Banka reklamındaki yabancı fotoğrafçının burada bu kadar malzeme bulmasına şaşırmamalı. İsveç'e gittiğimde,İsveçli bir arkadaşım bana Göteborg'da bir arabanın elektrik kaçağı nedeniyle alev aldığını ve de içerideki iki kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle, tam iki yıldır tüm basının bu olayı ayrıntılı olarak incelediğini, çünkü orada o kadar zamanda başka herhangi bir olay olmadığını, haber niteliği taşıyacak hiçbirşey gelişmediğini söylemişti. Ama bu arada can sıkıntısı ve kişi başına düşen gelir seviyesinin çokluğu nedeniyle de, dünyada en çok intihar oranının İsveç'te olduğunu da eklemeden edememişti. E kaosun da iyi tarafları da var :-) İmza Polyanna :-)
Rüyacı'nın da dediği gibi, belalı bir coğrafyada yaşıyoruz. Herkesin gözü bizim üzerimizde, yeni dünya düzeni ve de planlanan yeni orta doğu coğrafyası bizim durumumuza bağlı. O nedenle de kimsenin gözü üzerimizden, eli de düzenimizden çekilmeyecek. Huzur diye birşeyin sözkonusu olamayacağını artık maalesef anlamış bulunuyoruz. Dış güçler rahatlıkla kına yakabilirler.
Peki ne yapmak lazım, onu henüz hiçbirimiz kestirebilmiş değiliz. Ama en azından biraz sağduyulu davranmanın vakti geldi geçiyor bile. Bir kere biz binlerce yıldır bir çok medeniyeti içerisinde barındırmış bir coğrafyada yaşamamız nedeniyle, kültürel çeşitlilikte yaşamaya alışmalıyız artık. Biz içinde birçok farklı soydan gelen insanları barındıran bir milletiz, ve bunu içine alan kavram ve üst kimlik ise Türk vatandaşı olmak. Bizim kendi içimizde birbirimizi etnik kökeni nedeniyle ayırma gibi bir şansımız yok, eğer böyle yaparsak ancak kendi bindiğimiz dalı keseriz, birbirimizi kırar geçiririz, dış güçlere ne hacet ki? Biz kendi içerimizde birleşmezsek, bizleri ayırmak için tüm dünyanın seferber olduğu şu günlerde, bu ülkenin coğrafi avantaj ve dezavantajlarının farkına varıp ona göre önlemlerimizi almazsak, kendimizi bilinçlendirmeyip oyunlara ve yönlendirmelere alet olursak, bu işin sonunu görmek için alim olmak gerekmez. İnsanlar futbol takımları için bile birbirini ayırıp olay çıkarmaya başladıysa, bu işin sonu nereye varacak??? Bizi birleştiren şey bu memleket, yani bir arada olabilmek için ona ihtiyacımız var öncelikle. Ama futbol için bile kavgalar çıkıyorsa, taraftar grupları birbirine öldürürcesine girişiyorsa, "onlar" ve "biz" ler başladıysa, bu işin sonu çorap söküğü gibi gelir. Alev Alatlı'nın da dediği gibi:
"bir mıh kaybettik, naldan olduk
bir nal kaybettik, attan olduk
bir at kaybettik, askerden olduk
bir asker kaybettik, ordudan olduk
bir ordu kaybettik, vatandan olduk..."
Her birimiz kendi çevremizde sağduyulu olarak, kendi çevremizi düzeltir ve bilinçlendirirsek, aramızdaki ayrımlara gözetmeden bir arada yaşamayı becerebilirsek, belki mutlak hakimiyetin halkın olduğunun farkına varırız biraz, kim ne derse desin. Bu ülke bizim, halk biziz ve hakim olan da biziz, seçeriz, seçtiririz, yetki verir ve yetki alırız, istediğimiz herşeyi yapabiliriz. Belki bu süreç bazen uzar, zorlaşır, umudumuzu kaybederiz ama eninde sonunda herkesi seçecek olan biziz.
Bu memleketin tek bir santimetrekaresi bile satılık olmayıp, pazarlığa da tabi değildir. Hiçbirşey o kadar kolay değil, unutulan birşey var ki, bizler buradayız ! Bizler Türk gençleriyiz ve de Atatürk'ün bize bıraktığı emanetin ağırlığının farkındayız! Lütfen artık şu egolardan, aşağılık kompleksimizden kurtulalım, biz anlı şanlı bir milletiz, hiçkimseden aşağı kalır yanımız yok. Her türlü zenginliğe sahibiz arkadaşlar, sahip çıkalım ! Dilimize, adetlerimize sahip çıkalım, onlardan utanmayalım. Hiçkimse bir olayın veya yerin içindeyken avantajlarını çok göremez, genelde zorluklar daha çok konuşulur. Bunu görmek için biraz yurtdışında dolaşmak lazım, ama gezi için değil, yaşayarak görmek lazım...Ben bu süreci yaşamış biri olarak şu an, Türkiye ve Türk insanının avantajları, gelişmişliği ve güzel yanlarıyla alakalı metrelerce bir liste çıkarabilirim. Türkiye'den kaçıp gitmek isteyen arkadaşlara duyurulur, hiçbir yer insanın memleketi gibi değil, aklınıza dahi gelemeyecek ayrıntılara hasret kalıyorsunuz. Ve bunun dünya insanı olmakla, sosyal olmakla, her ortama uyum sağlamakla falan da hiçbir alakası yok. Gemiyi önce fareler terkeder, unutmayalım! Ve özellikle ekliyorum, seçim zamanı oy vermeyen bir vatandaşın, bu memleketten şikayet etmeye hiç hakkı yoktur, o kimse o hakkından feragat etmiştir artık !......
Biz farkında olmasak da, millet olarak çok yol aldık arkadaşlar, birşeylerin farkında olmak ve sahip çıkmak lazım artık...
Lütfen biraz sağduyu !...
Ne zaman televizyonu açsanız ya bir yerde patlama, ya bir cinayet, ya çok ölümlü bir kaza, ya bir cinnet hikayesi, ya ekonomik kriz, ya siyasal kaos, ya etnik ve azınlık sorunları, ya türban sorunu, ya ergenekon sorunu, ya da Avrupa Birliği...Gün geçmiyor ki yeni birşeyler olmasın, saat geçmiyor ki bir son dakika haberi çıkmasın. Her yerde bilimum komplo teorileri de aldı başını gidiyor üstelik. Ve bu teorileri ortaya atanların büyük çoğunluğu da komploların parçası ve de sadece olayı başka türlü göstermek için ve dikkati bir yerden başka yere çekmek için yapıyor bunu...Kim neyi hangi gizli amaçlarla söylüyor onu da kestiremez hale geldik, paranoyak olduk !
Banka reklamındaki yabancı fotoğrafçının burada bu kadar malzeme bulmasına şaşırmamalı. İsveç'e gittiğimde,İsveçli bir arkadaşım bana Göteborg'da bir arabanın elektrik kaçağı nedeniyle alev aldığını ve de içerideki iki kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle, tam iki yıldır tüm basının bu olayı ayrıntılı olarak incelediğini, çünkü orada o kadar zamanda başka herhangi bir olay olmadığını, haber niteliği taşıyacak hiçbirşey gelişmediğini söylemişti. Ama bu arada can sıkıntısı ve kişi başına düşen gelir seviyesinin çokluğu nedeniyle de, dünyada en çok intihar oranının İsveç'te olduğunu da eklemeden edememişti. E kaosun da iyi tarafları da var :-) İmza Polyanna :-)
Rüyacı'nın da dediği gibi, belalı bir coğrafyada yaşıyoruz. Herkesin gözü bizim üzerimizde, yeni dünya düzeni ve de planlanan yeni orta doğu coğrafyası bizim durumumuza bağlı. O nedenle de kimsenin gözü üzerimizden, eli de düzenimizden çekilmeyecek. Huzur diye birşeyin sözkonusu olamayacağını artık maalesef anlamış bulunuyoruz. Dış güçler rahatlıkla kına yakabilirler.
Peki ne yapmak lazım, onu henüz hiçbirimiz kestirebilmiş değiliz. Ama en azından biraz sağduyulu davranmanın vakti geldi geçiyor bile. Bir kere biz binlerce yıldır bir çok medeniyeti içerisinde barındırmış bir coğrafyada yaşamamız nedeniyle, kültürel çeşitlilikte yaşamaya alışmalıyız artık. Biz içinde birçok farklı soydan gelen insanları barındıran bir milletiz, ve bunu içine alan kavram ve üst kimlik ise Türk vatandaşı olmak. Bizim kendi içimizde birbirimizi etnik kökeni nedeniyle ayırma gibi bir şansımız yok, eğer böyle yaparsak ancak kendi bindiğimiz dalı keseriz, birbirimizi kırar geçiririz, dış güçlere ne hacet ki? Biz kendi içerimizde birleşmezsek, bizleri ayırmak için tüm dünyanın seferber olduğu şu günlerde, bu ülkenin coğrafi avantaj ve dezavantajlarının farkına varıp ona göre önlemlerimizi almazsak, kendimizi bilinçlendirmeyip oyunlara ve yönlendirmelere alet olursak, bu işin sonunu görmek için alim olmak gerekmez. İnsanlar futbol takımları için bile birbirini ayırıp olay çıkarmaya başladıysa, bu işin sonu nereye varacak??? Bizi birleştiren şey bu memleket, yani bir arada olabilmek için ona ihtiyacımız var öncelikle. Ama futbol için bile kavgalar çıkıyorsa, taraftar grupları birbirine öldürürcesine girişiyorsa, "onlar" ve "biz" ler başladıysa, bu işin sonu çorap söküğü gibi gelir. Alev Alatlı'nın da dediği gibi:
"bir mıh kaybettik, naldan olduk
bir nal kaybettik, attan olduk
bir at kaybettik, askerden olduk
bir asker kaybettik, ordudan olduk
bir ordu kaybettik, vatandan olduk..."
Her birimiz kendi çevremizde sağduyulu olarak, kendi çevremizi düzeltir ve bilinçlendirirsek, aramızdaki ayrımlara gözetmeden bir arada yaşamayı becerebilirsek, belki mutlak hakimiyetin halkın olduğunun farkına varırız biraz, kim ne derse desin. Bu ülke bizim, halk biziz ve hakim olan da biziz, seçeriz, seçtiririz, yetki verir ve yetki alırız, istediğimiz herşeyi yapabiliriz. Belki bu süreç bazen uzar, zorlaşır, umudumuzu kaybederiz ama eninde sonunda herkesi seçecek olan biziz.
Bu memleketin tek bir santimetrekaresi bile satılık olmayıp, pazarlığa da tabi değildir. Hiçbirşey o kadar kolay değil, unutulan birşey var ki, bizler buradayız ! Bizler Türk gençleriyiz ve de Atatürk'ün bize bıraktığı emanetin ağırlığının farkındayız! Lütfen artık şu egolardan, aşağılık kompleksimizden kurtulalım, biz anlı şanlı bir milletiz, hiçkimseden aşağı kalır yanımız yok. Her türlü zenginliğe sahibiz arkadaşlar, sahip çıkalım ! Dilimize, adetlerimize sahip çıkalım, onlardan utanmayalım. Hiçkimse bir olayın veya yerin içindeyken avantajlarını çok göremez, genelde zorluklar daha çok konuşulur. Bunu görmek için biraz yurtdışında dolaşmak lazım, ama gezi için değil, yaşayarak görmek lazım...Ben bu süreci yaşamış biri olarak şu an, Türkiye ve Türk insanının avantajları, gelişmişliği ve güzel yanlarıyla alakalı metrelerce bir liste çıkarabilirim. Türkiye'den kaçıp gitmek isteyen arkadaşlara duyurulur, hiçbir yer insanın memleketi gibi değil, aklınıza dahi gelemeyecek ayrıntılara hasret kalıyorsunuz. Ve bunun dünya insanı olmakla, sosyal olmakla, her ortama uyum sağlamakla falan da hiçbir alakası yok. Gemiyi önce fareler terkeder, unutmayalım! Ve özellikle ekliyorum, seçim zamanı oy vermeyen bir vatandaşın, bu memleketten şikayet etmeye hiç hakkı yoktur, o kimse o hakkından feragat etmiştir artık !......
Biz farkında olmasak da, millet olarak çok yol aldık arkadaşlar, birşeylerin farkında olmak ve sahip çıkmak lazım artık...
Lütfen biraz sağduyu !...
31 Temmuz 2008 Perşembe
Tutkunun dansı Tango

Arjantin tango… Diğer bir deyişle tutkunun dansı. Peki tangoyu diğer danslardan ayıran ve tutkunun dansı yapan şey nedir? Çünkü tangonun kendi ruhu vardır, bahsedilen tutku tangonun tutkusudur, karşı cinse duyulan tutku değildir.
Arjantin tango doğuşu itibariyle bir başkaldırışı, asiliği, isyanı barındırır. Arjantin’in yaşamış olduğu iç karışıklıklar, dünya savaşları gibi kaos döneminde, halkın kendi isyanını dans ile dile getirişidir tango. İlk olarak halk arasında, kenar mahallelerde, sokaklarda doğduğu için de, salon dansları ve elit kesim arasında yerini alması ancak 1. Dünya Savaşından sonra sosyetenin yavaş yavaş bu dansa merak sarmasıyla olabilmiştir ancak...
Arjantin tango öğrenmek, normal bir dans öğrenmeye benzemez. Çünkü öğrenmek için o ruhu hissetmeniz ve direkt o dansın barındırdığı duyguya dokunabilmeniz ve ona bağlanmanız gerekir. Ama bir kez o tutkuya dokunabilirseniz, gördüğünüz derin haz hiçbirşeye benzemez, artık geri dönüş diye birşey yoktur. Tango bir tutkudur; iki beden, tek bir ruhu olusturur.
Arjantin tangonun belli başlı hareketleri vardır. Ama dansın kendisi bir tür doğaçlama içerir. Yani Avrupa tangosu gibi yumuşak değildir ve kareografi yoktur. Arjantin tangoda hareketler öğrenildikten sonra, dansı yöneten erkek, pistin durumuna, şarkının ritmine, o anki hissiyata göre hareketleri başlatır, hareketler arası geçiş yapar, bir hareket arasında başka şeyler yaptırır, o hareket bitmeden ötekine geçebilir. Yani dans, figürlerin birbirine karışımıyla her defasında yeniden yaratılır. Bu nedenle derslerde önce tangonun beden dili öğretilir. Erkeğin her işareti başka birşeye geçiş demektir ve erkeğin sorduğu bu hareket sorusuna, kadın da karşı hareketiyle cevap verir. Avrupa tango öğrenen sadece bir şarkıda bir koreografi öğrenir ve kendi eşiyle bunu yapabilir. Ama Arjantin tango öğrenen, dünyanın her yerinde, tango bilen herhangi biriyle,herhangi bir tango şarkısında dans edebilir; çünkü o artık dansın dilini bilmektedir.
Ve dans konusuna tereddütlü bakan Türk erkeklerine müjdem var :-). Tango, erkeğin yönetmesi itibariyle de tamamen erkek egemen bir danstır, biraz maçodur. Latin danslarındaki kalça figürlerini feminen bulan Türk erkeklerine diğer müjdem ise, tango serttir ve kalça kıvırma yoktur :-) Çok profesyonel dansçıların yaptığı aşırı artistik hareketlere de fazla takılmayın, onlar profesyoneller içindir.
Arjantin tangonun içinde aşk, tutku, savaş, kavga, barış, direniş, vesaire herşey vardır. Tango yapılırken yüz ifadesi de sert olmalı, konuşulmamalı ve gülünmemelidir. Çünkü bu dansın kendine has ruhu vardır, bunu yaşayabilmek gerekir. Dansçılar dansederken sanılanın aksine karşısındakine karşı birşeyler hissedemez çünkü dansın ruhuna kaptırır kendini. İstanbul'da hergün bir yerde mutlaka tango gecesi vardır, buralara tango öğrencileri, öğretmenleri ve tango tutkunları gider ve pratik yapma amacı taşır. Tango gecelerine gelip giden ve oradaki kadınlara dans esnasında uygunsuz yaklaşımlarda bulunan biri derhal tango camiasından dışlanır ve tango gecelerine alınmaz. Çünkü dans esnasında karşıdaki insan sadece bir figürdür.
Türkiye’de de savaş sonrası Arjantin tango sevdası başlamıştır, Atatürk’ü de tango yaparken hatırlarsınız sanırım. Türkçe tango şarkıları da bestelenmiştir, bu konuda en bilinen isim Şecaattin Tanyerli olup, en bilinen şarkıları arasında “Sevdim bir genç kadını, Papatya gibisin beyaz ve ince, Sensiz kaldığım geceler ve Sana Nerden Gönül verdim “ gibi şarkılar sayılabilir. Türkiye dışında tango şarkıları besteleyen ve yorumlayanlar arasında ilk akla gelenler elbette Astor Piazzola ve Carlos Gardel’dir.
Şu an Arjantin’de neredeyse her sokakta tango salonları vardır ve daha çocukluktan herkes tango öğrenmeye başlar. Bizde nasıl kahvehaneler varsa, Arjantin’de de tango salonları bulunur.
Türkiye’de de birçok tango salonu ve kursları olmakla birlikte, ben buradan size kendi hocam olan Osman Cengiz’in internet sitesini vermek istiyorum. Çünkü kendisi, kendi kategorisinde Arjantin’de birinciliği bulunan çok eski bir dansçıdır. İstanbul’un birçok yerinde tango dersleri vermektedir. Ayrıntılı bilgiyi kendi websitesinden edinebilirsiniz: http://www.tangoturco.com/
Tango derslerini almak için grup derslerine katılabilir veya isterseniz eğer dans partneriniz varsa, partneriniz ile özel ders de alabilirsiniz.
Arjantin tango doğuşu itibariyle bir başkaldırışı, asiliği, isyanı barındırır. Arjantin’in yaşamış olduğu iç karışıklıklar, dünya savaşları gibi kaos döneminde, halkın kendi isyanını dans ile dile getirişidir tango. İlk olarak halk arasında, kenar mahallelerde, sokaklarda doğduğu için de, salon dansları ve elit kesim arasında yerini alması ancak 1. Dünya Savaşından sonra sosyetenin yavaş yavaş bu dansa merak sarmasıyla olabilmiştir ancak...
Arjantin tango öğrenmek, normal bir dans öğrenmeye benzemez. Çünkü öğrenmek için o ruhu hissetmeniz ve direkt o dansın barındırdığı duyguya dokunabilmeniz ve ona bağlanmanız gerekir. Ama bir kez o tutkuya dokunabilirseniz, gördüğünüz derin haz hiçbirşeye benzemez, artık geri dönüş diye birşey yoktur. Tango bir tutkudur; iki beden, tek bir ruhu olusturur.
Arjantin tangonun belli başlı hareketleri vardır. Ama dansın kendisi bir tür doğaçlama içerir. Yani Avrupa tangosu gibi yumuşak değildir ve kareografi yoktur. Arjantin tangoda hareketler öğrenildikten sonra, dansı yöneten erkek, pistin durumuna, şarkının ritmine, o anki hissiyata göre hareketleri başlatır, hareketler arası geçiş yapar, bir hareket arasında başka şeyler yaptırır, o hareket bitmeden ötekine geçebilir. Yani dans, figürlerin birbirine karışımıyla her defasında yeniden yaratılır. Bu nedenle derslerde önce tangonun beden dili öğretilir. Erkeğin her işareti başka birşeye geçiş demektir ve erkeğin sorduğu bu hareket sorusuna, kadın da karşı hareketiyle cevap verir. Avrupa tango öğrenen sadece bir şarkıda bir koreografi öğrenir ve kendi eşiyle bunu yapabilir. Ama Arjantin tango öğrenen, dünyanın her yerinde, tango bilen herhangi biriyle,herhangi bir tango şarkısında dans edebilir; çünkü o artık dansın dilini bilmektedir.Ve dans konusuna tereddütlü bakan Türk erkeklerine müjdem var :-). Tango, erkeğin yönetmesi itibariyle de tamamen erkek egemen bir danstır, biraz maçodur. Latin danslarındaki kalça figürlerini feminen bulan Türk erkeklerine diğer müjdem ise, tango serttir ve kalça kıvırma yoktur :-) Çok profesyonel dansçıların yaptığı aşırı artistik hareketlere de fazla takılmayın, onlar profesyoneller içindir.
Arjantin tangonun içinde aşk, tutku, savaş, kavga, barış, direniş, vesaire herşey vardır. Tango yapılırken yüz ifadesi de sert olmalı, konuşulmamalı ve gülünmemelidir. Çünkü bu dansın kendine has ruhu vardır, bunu yaşayabilmek gerekir. Dansçılar dansederken sanılanın aksine karşısındakine karşı birşeyler hissedemez çünkü dansın ruhuna kaptırır kendini. İstanbul'da hergün bir yerde mutlaka tango gecesi vardır, buralara tango öğrencileri, öğretmenleri ve tango tutkunları gider ve pratik yapma amacı taşır. Tango gecelerine gelip giden ve oradaki kadınlara dans esnasında uygunsuz yaklaşımlarda bulunan biri derhal tango camiasından dışlanır ve tango gecelerine alınmaz. Çünkü dans esnasında karşıdaki insan sadece bir figürdür.
Türkiye’de de savaş sonrası Arjantin tango sevdası başlamıştır, Atatürk’ü de tango yaparken hatırlarsınız sanırım. Türkçe tango şarkıları da bestelenmiştir, bu konuda en bilinen isim Şecaattin Tanyerli olup, en bilinen şarkıları arasında “Sevdim bir genç kadını, Papatya gibisin beyaz ve ince, Sensiz kaldığım geceler ve Sana Nerden Gönül verdim “ gibi şarkılar sayılabilir. Türkiye dışında tango şarkıları besteleyen ve yorumlayanlar arasında ilk akla gelenler elbette Astor Piazzola ve Carlos Gardel’dir.Şu an Arjantin’de neredeyse her sokakta tango salonları vardır ve daha çocukluktan herkes tango öğrenmeye başlar. Bizde nasıl kahvehaneler varsa, Arjantin’de de tango salonları bulunur.
Türkiye’de de birçok tango salonu ve kursları olmakla birlikte, ben buradan size kendi hocam olan Osman Cengiz’in internet sitesini vermek istiyorum. Çünkü kendisi, kendi kategorisinde Arjantin’de birinciliği bulunan çok eski bir dansçıdır. İstanbul’un birçok yerinde tango dersleri vermektedir. Ayrıntılı bilgiyi kendi websitesinden edinebilirsiniz: http://www.tangoturco.com/
Tango derslerini almak için grup derslerine katılabilir veya isterseniz eğer dans partneriniz varsa, partneriniz ile özel ders de alabilirsiniz.
Bugün bu tango konusuna nereden girdiğime gelince, bunun biraz hazin bir hikayesi var:
Bundan yaklaşık 4 yıl önce Kanada'da bir gazetenin editörlüğünü yapan Hakan adlı yakın dostumla neredeyse hergün internetten konuşuyorduk. Orada sıkıntıları vardı, gerek kişisel gerekse kültür farklılıklarından, gerekse hayatın monotonluğundan...Elbette Türk kültürüne alışmış ve de sürekli harekete alışmış herkes yurtdışında sıkıntı yaşar, bunu şu an ben de aynen yaşıyorum. Sonra Hakan'a ben daha evrensel birşey önerdim, tango derslerine katılmasını. Öncelerde direndi ama sonra razı ettim. Çünkü tangonun kültürü evrenseldi, sınır tanımazdı. Ve karşılığında memlekete geldiğinde bana tek bir dans borcu vardı. Aradan zaman geçti, son bir yıldır nedense e-maillerime cevap da gelmiyordu. Geçen haftalarda Hakan'ın kuzeni olduğunu sonradan öğrendiğim sevgili Emre benimle irtibata geçti, çok uzun zamandır beni bulmaya çalışıyormuş. Sebebi ise, benim çok sevgili dostum Hakan geçen yıl bir trafik kazasında hayata gözlerini yummuş ve kendisinden geriye kalan günlüklerde benden ve tangodan bahsediyormuş sürekli olarak. Bu günlüklerin bazı bölümleri Emre sayesinde elime geçti, okudum ve bir dansın insan hayatında ne kadar büyük farklılıklar yaratabileceğini gördüm. Ve sizinle bu dansın ayrıcalığını paylaşarak da, sevgili Hakan'ı onurlandırmak istedim. Şimdilerde Hakan'ın zamanında ona da ısrar etmesi nedeniyle Emre de tangoya başlamaya hazırlanıyor...Hakan, sevgili dostum, beni eğer duyuyorsan, buradan sana dostluğun için teşekkür etmek istiyorum, huzur içinde yat sevgili dostum...
Hepinize tango tutkusu dolu günler diliyorum. Sevgilerle.
Hepinize tango tutkusu dolu günler diliyorum. Sevgilerle.
29 Temmuz 2008 Salı
Kehanet ve Astroloji
Kehanet yeteneği ile astroloji birbirinden son derece farklı şeylerdir. Astroloji kehanette kullanılan araçlardan sadece biridir. Ve kutsal kaynaklara göre, astroloji eski kültürlerde (Şamanizm dahil), bilge diye nitelendirdiğimiz kişilerin üst plana dair önsezileriyle birleşerek bir yere ulaşırdı.
Kehanet yeteneği herkeste bulunmaz, hatta Edgar Cayce 'den sonra da bu konuda dünyada kimse yok diye biliyorum. Bu yetenek ilahi birşeydir, herkesin isteyerek, zorlayarak alabileceği birşey değildir. Kendi ruhsal tekamülünü ilerletmeden, dünyasal konulardan sıyrılmadan ve bilgelik yolunda bir hayli ilerlemeden, kehanet yapmak olacak bir iş değildir. Hatta bunu para için yapmak, tamamen bu tarz işlere ters birşeydir. Günümüzde kehanette bulunan, fal bakan birçok insan mevcut. Ama tüm eski kutsal kaynaklarda, hocalar insanları uyarır. Bu özellikler zamanla gelir, zorlayarak açılmaz. Çünkü zamanından önce gelen şeyler zarar getirir. Altıncı His filminde de söylendiği gibi: "Her yetenek hediye değildir." ve sorumluluk ile bilgi gerektirir. Bu nedenle bahse konu insanlar kehanette bulunurken normalde temasa geçilen üst iyi planlar yerine, alt kötü planlarla irtibata geçerler. Ve böylece bizim alt varlıklar dediğimiz cin, ins vb. tarafından insanlar kolaylıkla kandırılırlar. Çünkü bu varlıklar kandırmayı çok severler ve böylece ruh sağlığını yitirmeye kadar bu iş sürer gider. Ruhsal tekamülü yeterince ilerlememiş birinin, yüksek planlara dair sinyalleri hem alması hem de alsa bile yorumlayabilmesi imkansızdır. Çok çok çok özel kişiler dışında kehanet yeteneği kimselere verilmemiştir. Ve bildiğim kadarıyla bu yeteneğe sahip olanların da, bu konuların Yaratıcı ile verilen kişi arasında bir sır olarak kalması gerektiğini okumuştum.
Astroloji kadim zamanlarda bilim dalıydı ve o zaman ancak önemli insanlığın tümü için gerekli şeylerde kullanılırdı. Şu an nefs dediğimiz şeylere alet olmuş durumda. Yani "ne zaman evleneceğim, çocuğum olacak mı" vb. gibi bencil şeyler ve kişisel amaçlar için kullanılıyor. Fakat bu konuda astroloji yardımcı olamaz ve pek de bilemez. Bilmesi de pek mümkün değildir. Çünkü gelecek belirli değildir. Sadece bizim önceden oluşturduğumuz enerjilerle, bazı olaylar bizi bekler. Ama hergün yaşadıkça yaptığımız yeni hareketlerle bu sürekli değişir, etkiler azalır veya çoğalır, yaşanacak acı veya tatlı olaylar yoğunlaşır veya etkisi azalır. Ve gelecekte ne olacağını bilmek, insana yarar yerine zarar getirir. Çünkü o zaman hayatın ne anlamı kalır ki? Yaratıcı insanlara özgür irade vermiştir. Eğer isteseydi zaten herşey herkese apaçık olurdu. Ama insan özgür iradesiyle herşeyi değiştirebilir.
Gezegenlerin hareketleri ve bize etkilerine gelince, bunları yorumlamak da eski kültürlerde bilge kahinlerin sahip olduğu bir yetenekti ve bunu ancak insanlık yararına kullanırlardı. Ama oturup bir tek insanın hayatını bu bilimle sorgulamaya çalışmak bence evrensel bazı şeyleri kendimize yontmamız gibi birşey haline geliyor. Elbette sonuçta evren yasaları mikrokozmos-makrokozmos eşitliği nedeniyle bizler için de geçerli. Kendi yanlışlarını görüp, bilip düzeltemeyen ve herşeye rağmen bunlara devam eden bir insana evren nasıl yardım etsin? Önce insan kendini tanıma ve düzenleme konusunda adımlar atmalı ki, evren ve doğa da ona karşılık versin.
Yüzüklerin Efendisi filminde Gandalf'ın yüzüğü taşımak istememesi, konumuza harika bir örnektir. Gandalf bir bilge olmasına rağmen taşımamıştı çünkü henüz hala aşamadığı korkuları vardı. Ancak son korkusuyla yüzleşene kadar ve Anka kuşu gibi kendi küllerinden yeniden doğana kadar da Gri Bilge olarak kaldı. Gandalf yüzüğü taşımak istemedi çünkü henüz yolda ilerliyordu ve yüzüğün gücü ellerinde olduğunda hala yoldan çıkabilirdi. Yüzüğü Frodo taşıdı, çünkü Frodo'nun yüreği oldukça saftı ve de bir bilgenin sahip olduğu maji güçlerine sahip değildi. Ama eğer yüzük Gandalf'ta olsaydı ve Gandalf'ın gücü ile yüzüğün gücü birleşseydi ve Gandalf'ın bir şekilde aklı çelinseydi, o zaman orta dünya tam bir felakete sürüklenecekti. Ki şimdi mesela sizin elinizde bir güç olsa, sayısal loto sunuçlarını önceden bilmek için kullanmayacağınıza ne kadar eminsiniz? Hiç eminim demeyin çünkü birşey sınanana kadar ancak sözden ibarettir.
Bundan başka, gezegenlere bakarak yorum yapmayı fiziksel olarak algılamamak lazım. Çünkü yer-gök-uzay-evren ilişkisi sembolik bazı sırlar içerir. Platon'un idealar dünyasında olduğu gibi, hepsinin göksel bambaşka anlamları vardır. Mısırlılar piramitleri bile yıldızların o anki gökyüzündeki konumuna göre inşa etmişler. Mısırlılarda gök bilim önemliydi, çünkü eski Mısır’ın en korktuğu şey, gök ile sembolik bağı kopartmaktı. Sembolik dedim çünkü bu Yaratıcı ile ve göksel planlarla bağ idi. Yapılan tapınaklar, tapınaklar arası yollar bile belirli yıldız dizilimlerine göre yapılmıştır. Onların yıldızlarla ve gezegenlerle ilgilenmesinin sebebi daha sembolik bir konuydu. Keops, Kefren ve Mikerinos da bazı yıldızlar mesnet alınarak yapılmıştır ve yıldızların konumunda geriye doğru gidildiğinde, sözkonusu yıldızların sadece milattan önce 10.300 yılında o dizilimde olduğunu saptanması ile, bilinen insanlık tarihinin aslında çok çok daha eski olduğu konusu ortaya çıkmıştır ki, ben o konuya şimdi burada hiç girmeyeceğim, o bambaşka bir yazının konusu.
Gelelim kehanet ile ilgili birkaç örneğe. Bir zamanlar Roma'nın başındaki Marcus Aurelius aynı zamanda çok iyi bir filozoftu, günümüzde de kitapçılarda hala kitapları da vardır. Ölmeden bir süre önce bir rüya görür, rüyasında iki kartalın biri batıya biri doğuya gider. Ve kendisinin ölümünden sonra Roma'nın bölüneceği kehanetinde bulunur ve gerçekleşir. Onların yetenekleri ve mertebeleri çok farklıydı. Şu an ne bunu yorumlayabilecek ne de kendisine böyle bir imkan sunulabilecek bir insan yaşıyor dünyada...Ve insanlarla ilgili çok büyük işler yapmış, hayatını bu işe adamış bu insanların da, bu yeteneklerini ben evlenecek miyim şeklinde şeylerle harcadıklarını hiç sanmıyorum. Zaten harcasalardı, ellerinden bu yetenek Tanrı tarafından alınırdı ... Nitekim Atlantis kıtasının batış sebeplerinden biri olarak da bunu göstermişlerdir.
Astroloji ve yıldız dizilimlerinin insanın doğum esnasındaki karakterine elbette etkisi vardır ama bu karakter, insan büyükdükçe ve çevre etkileri aldıkça değişir. Sadece belirgin bazı özellikler sabit kalabilir. Bu nedenle de günlük fallara, yorumlara bakarak hiç vaktinizi boşuna harcamayın derim. Onun yerine alın elinize birkaç gelişim kitabı, önce kendi hatalarınızı düzeltin. Bir hayaliniz varsa, oturun projelendirin ve harekete geçin. Hiçbirşey imkansız değildir ve hiçbir şey için de geç değildir. Önemli olan şey, onu ne kadar istediğiniz ve bu konuda hangi zamanda hangi adımları attığınızdır sadece...Ve elbette hiçkimsenin zararına olmaması şartıyla. Ancak o zaman hayalini kurduğunuz şeylere ulaşabilirsiniz...
Not: Yararlı olabilecek bir Ingilizce kaynağı ekliyorum. Parapsikolojik güçleri bilgisiz ve zamansız bir şekilde açmaya çalışmanın ve kullanmanın zararları için, Annie Besant ve C.W.Leadbeater'ın yorumlamış olduğu "Sessizliğin Sesi" kadim metninde, "Chapter 2 - The Higher and the Lower Powers, sayfa 25" e bakınız: http://sessizligin-sesi.blogspot.com/
Yazan: Arzu Kaner
Kehanet yeteneği herkeste bulunmaz, hatta Edgar Cayce 'den sonra da bu konuda dünyada kimse yok diye biliyorum. Bu yetenek ilahi birşeydir, herkesin isteyerek, zorlayarak alabileceği birşey değildir. Kendi ruhsal tekamülünü ilerletmeden, dünyasal konulardan sıyrılmadan ve bilgelik yolunda bir hayli ilerlemeden, kehanet yapmak olacak bir iş değildir. Hatta bunu para için yapmak, tamamen bu tarz işlere ters birşeydir. Günümüzde kehanette bulunan, fal bakan birçok insan mevcut. Ama tüm eski kutsal kaynaklarda, hocalar insanları uyarır. Bu özellikler zamanla gelir, zorlayarak açılmaz. Çünkü zamanından önce gelen şeyler zarar getirir. Altıncı His filminde de söylendiği gibi: "Her yetenek hediye değildir." ve sorumluluk ile bilgi gerektirir. Bu nedenle bahse konu insanlar kehanette bulunurken normalde temasa geçilen üst iyi planlar yerine, alt kötü planlarla irtibata geçerler. Ve böylece bizim alt varlıklar dediğimiz cin, ins vb. tarafından insanlar kolaylıkla kandırılırlar. Çünkü bu varlıklar kandırmayı çok severler ve böylece ruh sağlığını yitirmeye kadar bu iş sürer gider. Ruhsal tekamülü yeterince ilerlememiş birinin, yüksek planlara dair sinyalleri hem alması hem de alsa bile yorumlayabilmesi imkansızdır. Çok çok çok özel kişiler dışında kehanet yeteneği kimselere verilmemiştir. Ve bildiğim kadarıyla bu yeteneğe sahip olanların da, bu konuların Yaratıcı ile verilen kişi arasında bir sır olarak kalması gerektiğini okumuştum.
Astroloji kadim zamanlarda bilim dalıydı ve o zaman ancak önemli insanlığın tümü için gerekli şeylerde kullanılırdı. Şu an nefs dediğimiz şeylere alet olmuş durumda. Yani "ne zaman evleneceğim, çocuğum olacak mı" vb. gibi bencil şeyler ve kişisel amaçlar için kullanılıyor. Fakat bu konuda astroloji yardımcı olamaz ve pek de bilemez. Bilmesi de pek mümkün değildir. Çünkü gelecek belirli değildir. Sadece bizim önceden oluşturduğumuz enerjilerle, bazı olaylar bizi bekler. Ama hergün yaşadıkça yaptığımız yeni hareketlerle bu sürekli değişir, etkiler azalır veya çoğalır, yaşanacak acı veya tatlı olaylar yoğunlaşır veya etkisi azalır. Ve gelecekte ne olacağını bilmek, insana yarar yerine zarar getirir. Çünkü o zaman hayatın ne anlamı kalır ki? Yaratıcı insanlara özgür irade vermiştir. Eğer isteseydi zaten herşey herkese apaçık olurdu. Ama insan özgür iradesiyle herşeyi değiştirebilir.
Gezegenlerin hareketleri ve bize etkilerine gelince, bunları yorumlamak da eski kültürlerde bilge kahinlerin sahip olduğu bir yetenekti ve bunu ancak insanlık yararına kullanırlardı. Ama oturup bir tek insanın hayatını bu bilimle sorgulamaya çalışmak bence evrensel bazı şeyleri kendimize yontmamız gibi birşey haline geliyor. Elbette sonuçta evren yasaları mikrokozmos-makrokozmos eşitliği nedeniyle bizler için de geçerli. Kendi yanlışlarını görüp, bilip düzeltemeyen ve herşeye rağmen bunlara devam eden bir insana evren nasıl yardım etsin? Önce insan kendini tanıma ve düzenleme konusunda adımlar atmalı ki, evren ve doğa da ona karşılık versin.
Yüzüklerin Efendisi filminde Gandalf'ın yüzüğü taşımak istememesi, konumuza harika bir örnektir. Gandalf bir bilge olmasına rağmen taşımamıştı çünkü henüz hala aşamadığı korkuları vardı. Ancak son korkusuyla yüzleşene kadar ve Anka kuşu gibi kendi küllerinden yeniden doğana kadar da Gri Bilge olarak kaldı. Gandalf yüzüğü taşımak istemedi çünkü henüz yolda ilerliyordu ve yüzüğün gücü ellerinde olduğunda hala yoldan çıkabilirdi. Yüzüğü Frodo taşıdı, çünkü Frodo'nun yüreği oldukça saftı ve de bir bilgenin sahip olduğu maji güçlerine sahip değildi. Ama eğer yüzük Gandalf'ta olsaydı ve Gandalf'ın gücü ile yüzüğün gücü birleşseydi ve Gandalf'ın bir şekilde aklı çelinseydi, o zaman orta dünya tam bir felakete sürüklenecekti. Ki şimdi mesela sizin elinizde bir güç olsa, sayısal loto sunuçlarını önceden bilmek için kullanmayacağınıza ne kadar eminsiniz? Hiç eminim demeyin çünkü birşey sınanana kadar ancak sözden ibarettir.
Bundan başka, gezegenlere bakarak yorum yapmayı fiziksel olarak algılamamak lazım. Çünkü yer-gök-uzay-evren ilişkisi sembolik bazı sırlar içerir. Platon'un idealar dünyasında olduğu gibi, hepsinin göksel bambaşka anlamları vardır. Mısırlılar piramitleri bile yıldızların o anki gökyüzündeki konumuna göre inşa etmişler. Mısırlılarda gök bilim önemliydi, çünkü eski Mısır’ın en korktuğu şey, gök ile sembolik bağı kopartmaktı. Sembolik dedim çünkü bu Yaratıcı ile ve göksel planlarla bağ idi. Yapılan tapınaklar, tapınaklar arası yollar bile belirli yıldız dizilimlerine göre yapılmıştır. Onların yıldızlarla ve gezegenlerle ilgilenmesinin sebebi daha sembolik bir konuydu. Keops, Kefren ve Mikerinos da bazı yıldızlar mesnet alınarak yapılmıştır ve yıldızların konumunda geriye doğru gidildiğinde, sözkonusu yıldızların sadece milattan önce 10.300 yılında o dizilimde olduğunu saptanması ile, bilinen insanlık tarihinin aslında çok çok daha eski olduğu konusu ortaya çıkmıştır ki, ben o konuya şimdi burada hiç girmeyeceğim, o bambaşka bir yazının konusu.
Gelelim kehanet ile ilgili birkaç örneğe. Bir zamanlar Roma'nın başındaki Marcus Aurelius aynı zamanda çok iyi bir filozoftu, günümüzde de kitapçılarda hala kitapları da vardır. Ölmeden bir süre önce bir rüya görür, rüyasında iki kartalın biri batıya biri doğuya gider. Ve kendisinin ölümünden sonra Roma'nın bölüneceği kehanetinde bulunur ve gerçekleşir. Onların yetenekleri ve mertebeleri çok farklıydı. Şu an ne bunu yorumlayabilecek ne de kendisine böyle bir imkan sunulabilecek bir insan yaşıyor dünyada...Ve insanlarla ilgili çok büyük işler yapmış, hayatını bu işe adamış bu insanların da, bu yeteneklerini ben evlenecek miyim şeklinde şeylerle harcadıklarını hiç sanmıyorum. Zaten harcasalardı, ellerinden bu yetenek Tanrı tarafından alınırdı ... Nitekim Atlantis kıtasının batış sebeplerinden biri olarak da bunu göstermişlerdir.
Astroloji ve yıldız dizilimlerinin insanın doğum esnasındaki karakterine elbette etkisi vardır ama bu karakter, insan büyükdükçe ve çevre etkileri aldıkça değişir. Sadece belirgin bazı özellikler sabit kalabilir. Bu nedenle de günlük fallara, yorumlara bakarak hiç vaktinizi boşuna harcamayın derim. Onun yerine alın elinize birkaç gelişim kitabı, önce kendi hatalarınızı düzeltin. Bir hayaliniz varsa, oturun projelendirin ve harekete geçin. Hiçbirşey imkansız değildir ve hiçbir şey için de geç değildir. Önemli olan şey, onu ne kadar istediğiniz ve bu konuda hangi zamanda hangi adımları attığınızdır sadece...Ve elbette hiçkimsenin zararına olmaması şartıyla. Ancak o zaman hayalini kurduğunuz şeylere ulaşabilirsiniz...
Not: Yararlı olabilecek bir Ingilizce kaynağı ekliyorum. Parapsikolojik güçleri bilgisiz ve zamansız bir şekilde açmaya çalışmanın ve kullanmanın zararları için, Annie Besant ve C.W.Leadbeater'ın yorumlamış olduğu "Sessizliğin Sesi" kadim metninde, "Chapter 2 - The Higher and the Lower Powers, sayfa 25" e bakınız: http://sessizligin-sesi.blogspot.com/
Yazan: Arzu Kaner
27 Temmuz 2008 Pazar
Medyanın Metallica takıntısı !
Biraz evvel izlediğim bilimum haber bültenleri sonrasında farkettim ki, Türk medyasının metal-hard rock ve rock müziğe karşı olan bitmek bilmez nefreti sona ermemiş hala.
Bugün malum 9 yıl aradan sonra Metallica yeniden Istanbul’da. Haberlerde buna dair konser öncesi görüntüler gösterdiler. Ve seçilmiş bazı görüntüleri ise nedense üst üste bütün bültenlerde tekrarladılar. Bunlardan bir tanesi, sıra bekleme esnasında birbirine iki yumruk atan genç idi ve bu görüntüyü konser öncesi insanlar birbirine girip, birbirlerini dövmüş gibi anlattılar. Ve kapıların geç açılmasını protesto etmek için havaya atılan pet şişeler de sürekli gösterilen ikinci görüntüler. Buna sebep olarak da alkol düzeyi gösteriliyor.
Spiker eklemeden de edemiyor: “Bu konserde, her metal konserinin değişmez aksesuarları olan kesici metal aletler bulunamıyor çünkü sıkı bir kontrol var.”...
Bu ne demek? Bu ne tarz bir tarafsız basın yaklaşımı? Aynı basın yıllar önce bir programda, “Her rock bara giden uyuşturucu kullanır” temasını üstüne basa basa işlemiş ve görüntü olarak da sürekli, bilmem hangi kişisel sebepten hedef gösterilen, hep aynı barın görüntülerini kullanmıştı. Bizler buna çok tepki göstermiştik o zaman ve sanıyorduk ki artık medya bizi rahat bıraktı. Ama yanılmışız...
Bunu yaparak medya televizyon seyreden anne-babalara şu yanlış mesajı veriyor:
- Her bara giden uyuşturucu ve içki tuzağına düşer.
- Her metal-rock dinleyen kesici aletlerle dolaşır, saldırgandır.
- Bu tip müzik dinleyen herkes medeniyetsizdir, olur olmaz kavga eder.
- Bu tip müzik dinleyenler dinsizdir, ateisttir, satanisttir.
Biraz ayıp olmuyor mu artık?
Bunu gören aileler çocuklarını konsere gönderir mi, bu müziği dinletir mi?
Soruyorum, Metallica'nın şarkı sözlerine hiç dikkat ettiniz mi? Sizin o pompaladığınız ve her yerden zortlayan popüler kültür şarkılarınızın sözlerine göre çok daha masum, çok daha içerikli, çok daha felsefi ve çok çok daha düşündürücü... Rock müzik protesttir, o nedenle çığlık çığlığadır zaman zaman. Elbette insanların uyanması ve birşeylere protest olması kimsenin işine gelmez. O nedenle "hoppidi hoppidi eller havaya" nağmelerine devam, rock ne ola ki?
Ve soruyorum, bunları gösterip eleştirirken konser organizasyon şirketlerinin hiç mi suçu yok? 1992 yılında başlayan konser furyalarında, o dönemdeki tüm konserlere gitmiş ve hatta Guns’n Roses ve Metallica için 2 gün önceden saha kenarında beklemiş biri olarak, net biçimde söyleyebilirim ki, konser organizatörleri bu işi batırıyor. Evet konser iyi geçiyor ama öncesinde insanlar sıra beklerken bayılıyor, eziliyor ama nedense kapılar bir türlü açılmıyor ve insanlar içeriye son dakikaya kadar giremiyor. Günlerdir sıra beklemekten sefil hale düşmüş seyirciler ise, gerek sinir bozukluğundan, gerek açlıktan, gerek ezilme korkusundan, gerekse zaman zaman gerçekten alkolden birbirine giriyor. Konser organizatörleri, stad konserlerinde daha insan gibi seyircileri içeri sokmayı bile başaramıyor ki.
Ne diyebilirim ki, medyanın bu nefreti göründüğü gibi hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Ve düzgün bir hayat yaşayan, ailesi olan bizlerin ise, yapılan bu suçlamalar karşısında elbette ki cevap verme hatta belki kişisel dava açma hakkımız bile bulunuyor. Elbette her insan bir değil, problemli insanlar her türlü müzik türünde var, sadece rock veya metalde değil. Ama gerek rock felsefesini anlamamaktan, bırakın anlamayı araştırmamaktan, her gördüğü siyah renk giyeni saldırgan,karanlık ve satanist sanmaktan dolayı, medya daha bu kültüre bir adım dahi yaklaşabilmiş değil, hatta yaklaşabilecekmiş gibi de durmuyor...
Genel kültür düzeyi haber bültenleriyle sınırlı uyutulmuş zihinlere ise, sadece bu haberlere inanmak kalıyor...
Ekleme: Bu yazının yorumlar kısmında sevgili Cevval Portakal'ın gönderdiği linkteki eski gazete yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum!
Bugün malum 9 yıl aradan sonra Metallica yeniden Istanbul’da. Haberlerde buna dair konser öncesi görüntüler gösterdiler. Ve seçilmiş bazı görüntüleri ise nedense üst üste bütün bültenlerde tekrarladılar. Bunlardan bir tanesi, sıra bekleme esnasında birbirine iki yumruk atan genç idi ve bu görüntüyü konser öncesi insanlar birbirine girip, birbirlerini dövmüş gibi anlattılar. Ve kapıların geç açılmasını protesto etmek için havaya atılan pet şişeler de sürekli gösterilen ikinci görüntüler. Buna sebep olarak da alkol düzeyi gösteriliyor.
Spiker eklemeden de edemiyor: “Bu konserde, her metal konserinin değişmez aksesuarları olan kesici metal aletler bulunamıyor çünkü sıkı bir kontrol var.”...
Bu ne demek? Bu ne tarz bir tarafsız basın yaklaşımı? Aynı basın yıllar önce bir programda, “Her rock bara giden uyuşturucu kullanır” temasını üstüne basa basa işlemiş ve görüntü olarak da sürekli, bilmem hangi kişisel sebepten hedef gösterilen, hep aynı barın görüntülerini kullanmıştı. Bizler buna çok tepki göstermiştik o zaman ve sanıyorduk ki artık medya bizi rahat bıraktı. Ama yanılmışız...
Bunu yaparak medya televizyon seyreden anne-babalara şu yanlış mesajı veriyor:
- Her bara giden uyuşturucu ve içki tuzağına düşer.
- Her metal-rock dinleyen kesici aletlerle dolaşır, saldırgandır.
- Bu tip müzik dinleyen herkes medeniyetsizdir, olur olmaz kavga eder.
- Bu tip müzik dinleyenler dinsizdir, ateisttir, satanisttir.
Biraz ayıp olmuyor mu artık?
Bunu gören aileler çocuklarını konsere gönderir mi, bu müziği dinletir mi?
Soruyorum, Metallica'nın şarkı sözlerine hiç dikkat ettiniz mi? Sizin o pompaladığınız ve her yerden zortlayan popüler kültür şarkılarınızın sözlerine göre çok daha masum, çok daha içerikli, çok daha felsefi ve çok çok daha düşündürücü... Rock müzik protesttir, o nedenle çığlık çığlığadır zaman zaman. Elbette insanların uyanması ve birşeylere protest olması kimsenin işine gelmez. O nedenle "hoppidi hoppidi eller havaya" nağmelerine devam, rock ne ola ki?
Ve soruyorum, bunları gösterip eleştirirken konser organizasyon şirketlerinin hiç mi suçu yok? 1992 yılında başlayan konser furyalarında, o dönemdeki tüm konserlere gitmiş ve hatta Guns’n Roses ve Metallica için 2 gün önceden saha kenarında beklemiş biri olarak, net biçimde söyleyebilirim ki, konser organizatörleri bu işi batırıyor. Evet konser iyi geçiyor ama öncesinde insanlar sıra beklerken bayılıyor, eziliyor ama nedense kapılar bir türlü açılmıyor ve insanlar içeriye son dakikaya kadar giremiyor. Günlerdir sıra beklemekten sefil hale düşmüş seyirciler ise, gerek sinir bozukluğundan, gerek açlıktan, gerek ezilme korkusundan, gerekse zaman zaman gerçekten alkolden birbirine giriyor. Konser organizatörleri, stad konserlerinde daha insan gibi seyircileri içeri sokmayı bile başaramıyor ki.
Ne diyebilirim ki, medyanın bu nefreti göründüğü gibi hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Ve düzgün bir hayat yaşayan, ailesi olan bizlerin ise, yapılan bu suçlamalar karşısında elbette ki cevap verme hatta belki kişisel dava açma hakkımız bile bulunuyor. Elbette her insan bir değil, problemli insanlar her türlü müzik türünde var, sadece rock veya metalde değil. Ama gerek rock felsefesini anlamamaktan, bırakın anlamayı araştırmamaktan, her gördüğü siyah renk giyeni saldırgan,karanlık ve satanist sanmaktan dolayı, medya daha bu kültüre bir adım dahi yaklaşabilmiş değil, hatta yaklaşabilecekmiş gibi de durmuyor...
Genel kültür düzeyi haber bültenleriyle sınırlı uyutulmuş zihinlere ise, sadece bu haberlere inanmak kalıyor...
Ekleme: Bu yazının yorumlar kısmında sevgili Cevval Portakal'ın gönderdiği linkteki eski gazete yazısını okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum!
Ben seviyorsam,Sen bahanesin...

"sana yüklediğim anlamları
Fakat aşık olunan şey bir insan ise, o zaman aşık olan kişi, bir önceki aşkındaki gibi olmayacaktır artık, karşısındakinin algılayışı kadar olacaktır ancak. Bugün aşık olunan x kişisi ise, bu bittiğinde yeniden aşık olduğu y kişisi olacak ve aşk kendini hep yeniden doğuracaktır. Sertab’ın da dediği gibi “Aslolan aşktır!.”. Aşk insanı içine alır, yoğurur, acıtır, kanatır, sersefil bırakır ama aynı zamanda öyle yoğun ve öyle herkesin kendini yeniden ve yeniden keşfettiği bir duygudur ki, acıtacağını bile bile peşinden koşmamak imkansızdır. Aşk mazeret de dinlemez, nasihat da almaz. Her türlü gerçekliği direkt olarak sıfırlar, sadece kendi gerçeklik düzleminde yaşar. Ta ki kendini sevginin güvenli kollarına bırakana dek...Herşey yolundaysa, ortalık sütlimansa aşk bu ortamda da yaşamaz, onun beslenmesi ancak bir takım imkansızlıklar ve zorluklarla olur. Sanatçılaın yaratım süreçleri de aşkla aynı kaynaklardan beslenir, yetenekler, ilhamlar kaostan beslenir. Bu aslında doğanın kuralı, kaos olmadan teos ortaya çıkamaz. Kaos hem karmaşadır, fırtınadır, aynı zamanda da kendi içerisinde düzenin fırsatlarını ve tohumlarını taşır.
Aşkın cefalı yolları, bu nedenle de “Love Story” gibi sakin şarkılarla anlatılamaz, aşkın doğası serttir, fırtınalıdır, tutkuludur. Mesela benim için Evanescense’ın “Bring me to life” şarkısı ritm ve duygu itibariyle bir aşk şarkısıdır, fırtınalıdır, çığlık atarcasına bir isyanı içerir.
Aşık olan herkes, aslında karşısındakine değil, aşkın kendisine aşıktır ve aşık olmanın yollarını arar sürekli olarak. Bu nedenle de sevilen kişi aşkın öznesi olamaz. Aşkın öznesi direkt aşkın kendisidir.
“Sen o anlamlarda sadece bende varsın“demiş Özer Bal. Gerçekten de, her ilişki kendi içerisinde eşsizdir ve yaratılan birliktelikte, eşlerin birbirine kattığı anlamlar ve algılayışı da eşsizdir, hiçbir zaman bir başkasında aynı anlam yaratılamaz. Çünkü her birey de eşssizdir. Yeni bir aşkta, yeni anlamlar olacaktır. Herkesin kendi karakteri ve aşkı algılayışı, karşısındakinin algılayışı ile beslenerek, aşkın kendini yeniden tanımlamasına yol açar. Her aşk bambaşka bir dünyadır ve seven iki kişinin bu aşkın içine kattıklarıyla, aşk kendi başına bambaşka bir kimlik kazanır. Aşk bir yolculuktur, nasıl yollara düşmek hep aynı tutkuysa, her yol hikayesi yine de farklıdır...
“Ben seviyorsam sen bahanesin...”.
senmişsin gibi düşünme
aldanırsın...
sen o anlamlarla
sadece bende varsın
ben seviyorsam
sen bahanesin...”
demiş sevgili Özer Bal...
Sevilen aşkın öznesi mi yoksa nesnesi midir ?
Birinin sahip olduğu aşk olgusu, karşısına yansıtıp içinde yeşerttiği gibidir ve karşısına kim gelirse gelsin, onun aşkı hissedişi yine öyle olacaktır. Evren ve insan bile bir aşk üzerine yaratılmıştır. Bir şeyi aramak, aşkın peşinde koşmak, insanın bu nedenle tohumlarında vardır. Elbette aşkın sadece bir insana duyulması da gerekmez, başka şeylere de aşık olmak mümkün. Yunus Emre Yaratıcıya aşıktır mesela. Tüm arayışları, şiirleri hep bunun üzerine yazılmıştır.Ayrıca aşkın yeşermesi için duyguların karşılıklı olması da gerekmez.
Fakat aşık olunan şey bir insan ise, o zaman aşık olan kişi, bir önceki aşkındaki gibi olmayacaktır artık, karşısındakinin algılayışı kadar olacaktır ancak. Bugün aşık olunan x kişisi ise, bu bittiğinde yeniden aşık olduğu y kişisi olacak ve aşk kendini hep yeniden doğuracaktır. Sertab’ın da dediği gibi “Aslolan aşktır!.”. Aşk insanı içine alır, yoğurur, acıtır, kanatır, sersefil bırakır ama aynı zamanda öyle yoğun ve öyle herkesin kendini yeniden ve yeniden keşfettiği bir duygudur ki, acıtacağını bile bile peşinden koşmamak imkansızdır. Aşk mazeret de dinlemez, nasihat da almaz. Her türlü gerçekliği direkt olarak sıfırlar, sadece kendi gerçeklik düzleminde yaşar. Ta ki kendini sevginin güvenli kollarına bırakana dek...Herşey yolundaysa, ortalık sütlimansa aşk bu ortamda da yaşamaz, onun beslenmesi ancak bir takım imkansızlıklar ve zorluklarla olur. Sanatçılaın yaratım süreçleri de aşkla aynı kaynaklardan beslenir, yetenekler, ilhamlar kaostan beslenir. Bu aslında doğanın kuralı, kaos olmadan teos ortaya çıkamaz. Kaos hem karmaşadır, fırtınadır, aynı zamanda da kendi içerisinde düzenin fırsatlarını ve tohumlarını taşır.Aşkın cefalı yolları, bu nedenle de “Love Story” gibi sakin şarkılarla anlatılamaz, aşkın doğası serttir, fırtınalıdır, tutkuludur. Mesela benim için Evanescense’ın “Bring me to life” şarkısı ritm ve duygu itibariyle bir aşk şarkısıdır, fırtınalıdır, çığlık atarcasına bir isyanı içerir.
Aşık olan herkes, aslında karşısındakine değil, aşkın kendisine aşıktır ve aşık olmanın yollarını arar sürekli olarak. Bu nedenle de sevilen kişi aşkın öznesi olamaz. Aşkın öznesi direkt aşkın kendisidir.
“Sen o anlamlarda sadece bende varsın“demiş Özer Bal. Gerçekten de, her ilişki kendi içerisinde eşsizdir ve yaratılan birliktelikte, eşlerin birbirine kattığı anlamlar ve algılayışı da eşsizdir, hiçbir zaman bir başkasında aynı anlam yaratılamaz. Çünkü her birey de eşssizdir. Yeni bir aşkta, yeni anlamlar olacaktır. Herkesin kendi karakteri ve aşkı algılayışı, karşısındakinin algılayışı ile beslenerek, aşkın kendini yeniden tanımlamasına yol açar. Her aşk bambaşka bir dünyadır ve seven iki kişinin bu aşkın içine kattıklarıyla, aşk kendi başına bambaşka bir kimlik kazanır. Aşk bir yolculuktur, nasıl yollara düşmek hep aynı tutkuysa, her yol hikayesi yine de farklıdır...
“Ben seviyorsam sen bahanesin...”.

Yazan : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanılamaz )
25 Temmuz 2008 Cuma
Ahmet Ümit
1960 doğumlu polisiye roman yazarımız Ahmet Ümit'in aslında çok da iyi bir şair olduğunu biliyor muydunuz? Kitaplarına örnek verecek olursak: Sis ve Gece, Agatha'nın Anahtarı, Kar Kokusu, Ninatta'nın Bileziği, Kukla, Beyoğlu Rapsodisi, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir...
Şiir Kitabı olan “Sokağın Zulası” 1989 yılında yayınlandı. Onun şair tarafı genelde hiç bilinmez, oysa ki bana göre oldukça başarılıdır. Şiir kitabından iki adet şiirini aşağıya yazıyor ve değerli yorumlarınıza bırakıyorum. Sevgilerle,
"İsimsiz bir aşk şiiri"
"Senden her ayrıldığımda
çılgınca dalgalanan bir insan denizinde
annesini yitiren bir çocuğun
ürkek hüznü çöker yüzüme.
seninle her karşılaştığımda
sabah kırağısıyla yıkanan çiçeklerin
cemresi vurur gözlerime.
seni tam bulduğum anda yitirmenin korkusu
tam yitirdiğim anda bulmanın sevinci,
seni treni kalkan bir yolcunu telaşı,
seni ilk öyküsünü bitiren genç bir yazarın hevesi
seni kayaları parçalayarak akan bir ırmağın deliliği,
seni güneşin tembel bakışları altında
uzanan başakların dinginliği,
seni bayramlık için para biriktiren
küçük bir çırağın sabırsızlığı,
seni bilmem hangi zalim kurşunun
kırdığı kanadına söz geçiremeyen
göçmen kuşun çaresizliği,
seni zorlu yıllardan sonra karşılaşan
kavga arkadaşlarının neşesiyle,
batarak kirpiklerime kadar gümüşten denizlere
vur emriyle aranan bir kaçakmışsın gibi
taşırım can evimin en saklı yerinde..."
"Seni seviyorum'un şiir dilinde söylenişidir "
"Gözlerin düşünce gözlerimin aklına
uyanır sisler arasından bir çift nilüfer
bir ırmak çırpınır yakamozların kuşatmasında
bahara koşar bozkırda tarlalar
"Senden her ayrıldığımda
çılgınca dalgalanan bir insan denizinde
annesini yitiren bir çocuğun
ürkek hüznü çöker yüzüme.
seninle her karşılaştığımda
sabah kırağısıyla yıkanan çiçeklerin
cemresi vurur gözlerime.
seni tam bulduğum anda yitirmenin korkusu
tam yitirdiğim anda bulmanın sevinci,
seni treni kalkan bir yolcunu telaşı,
seni ilk öyküsünü bitiren genç bir yazarın hevesi
seni kayaları parçalayarak akan bir ırmağın deliliği,
seni güneşin tembel bakışları altında
uzanan başakların dinginliği,
seni bayramlık için para biriktiren
küçük bir çırağın sabırsızlığı,
seni bilmem hangi zalim kurşunun
kırdığı kanadına söz geçiremeyen
göçmen kuşun çaresizliği,
seni zorlu yıllardan sonra karşılaşan
kavga arkadaşlarının neşesiyle,
batarak kirpiklerime kadar gümüşten denizlere
vur emriyle aranan bir kaçakmışsın gibi
taşırım can evimin en saklı yerinde..."
"Seni seviyorum'un şiir dilinde söylenişidir "
"Gözlerin düşünce gözlerimin aklına
uyanır sisler arasından bir çift nilüfer
bir ırmak çırpınır yakamozların kuşatmasında
bahara koşar bozkırda tarlalar
saçların takıldımıydı parmaklarımın ucuna
ürperir yeryüzünün bütün ormanları
kıvrılır çiçekli dallar
dolanır yüreğime yabani bir sarmaşık
gülümsediğinde bana
bir gelincik açar dudaklarının kıyıcığında
kayısı kokar çillerin
gözlerimi alır bal rengi bir ışık
dokunduğumda sıcaklıgına
damla damla dudaklarıma yapışır tenin
eriyip gidersin avuçlarımda
yanaklarında kor alevlerin kızıllığı
seni düşündüğümde
uzanmış bulurum kendimi
güneşin altında yemyeşil toprağa
bir ırmak devrilir başucumdan
suyun göğsünde agaçların gölgeleri
saçlarımda yine o rüzgar
usulca alır beni sevdan
çarpar bir gözlerine, bir ırmağa
bir gelinciklere, bir dudaklarına...
Ahmet Ümit
Nostalji zamani - 80’ler

Özal dönemi çocuğu olmak, herşeyin ilkine şahit olmak, herşeyin kıymetini bilmek, varlığı da yokluğu da tanımak, dostlukların değerini bilmek, çocuk gibi çocuk olmak, saflıkla ve yardımseverlikle dolu aileler ve komşularla yaşamak, renksiz televizyonu bilmek, yalan-dolandan korkmak, Adile Naşit'le Uykudan Önce'yi seyredip öyle uyumak, sokakta çocuklarla oynamak, aile fotoğrafları çektirip duvara asmak, ihtilal zamanının karartma gecelerinde korkuyu yaşamak, suyun kuyulardan çekilişini görmek, mahallede bile anneye çiçek toplayabilmek, annelerin zaman zaman evde ebelerle doğum yapması, ineklerin anadol otomobilleri yiyebildiğini görmek, şu anki meşhur müzik gruplarının maymuna benzer eski hallerini bilmek, balon etekler giymek, büyük gözlükler takmak, kelebek tokalar takmak, kızların saçlarını 2 kafa kadar kabarık yapması, okula giderken eteğin diz altında olması ve saçların örgülü olması, edep-haya kavramlarına daha çok aşina olmak, anne-babayla misafirliğe gitmek, yılbaşında ailece dansözün çıkışını beklemek (niyeyse? :-)), acid-rap furyasının çıkışına şahit olmak, Blue Jean dergisi almak için sırada beklemek, yapıştırmalarını her yere yapıştırmak ve posterlerle odayı doldurmak, Freddy Mercury'nin hala yaşıyor ve konser veriyor olması, Atatürk'ü anmayla ilgili her bayramda ağlamak, siyah önlük ve beyaz kolalı yakalar giymek, öğretmenlere karşı saygıyla karışık korku duymak, okumayı ve yazmayı ilk öğrenince ilk olarak öğretmenin adını yazmayı öğrenmek, sebze-süt-yoğurt-dondurma almak için mahalleden geçecek satıcıları beklemek zorunda olmak, Nescafe'yi sadece Almanya'ya gidip gelenlerin evlerinde görmek, okul servislerinin olmaması ve okula genelde yürüyerek gidip gelmek, çay partileri yapmak, dogumgününü annenin yaptığı pastayla evde arkadaşlarınla kutlamak, genç kız gibi genç kız, delikanlı gibi delikanlı olmak...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


