19 Eylül 2008 Cuma

Brandz 2008

Milward Brown’un her yıl hazırladığı en güçlü markalar araştırmasının 2008 versiyonu açıklandı. Aşağıya raporun önemli birkaç yerini özetledim, detay merak edenler yazının altındaki linkten raporun aslına ulaşabilirler. Bu raporda birgün Türk markalarını da görmeyi umut ediyoruz. Aslına bakarsanız aşağıda adı geçen birçok markada üst düzey Türk yöneticiler çalışıyor. Bu da direkt olarak beyin göçünü işaret ediyor. Biz demek ki bu dehaları değerlendiremiyoruz ve onlar da kendilerine değer verip yatırım yapan uluslararası markaları üst sıralara çekiyorlar. Bu bizim ülke olarak büyük kaybımızdır.


Raporda dikkat çeken hususlardan biri, teknolojinin açık ara üst sıralarda olmasıdır. Teknoloji gittikçe günlük hayatımızın vazgeçilmezleri arasına giriyor. Demek ki bu ürün kategorileri için "ihtiyaç haline getirme, ihtiyaç yaratma" prosesi tamamlanmıştır. Bunun için ilk 100'ü incelemeniz ve kaçının teknolojik ürün veya hizmetlerle alakalı olduğunu görmeniz gerekiyor.


Google'ın gün geçtikçe artan atakları ve projeleri, kaçınılmaz bir şekilde onu en tepeye oturtmuş görünüyor.


Amazon marka değerini bir yılda %93 artırmış görünüyor, bu rakam çok dikkatimi çekti.


Bir girişimci olarak kendi markasını yaratmak isteyenler için, bence aşağıdaki listede bulunan markaların bu alanda yaptıkları çalışmaları incelemek oldukça iyi ışık tutacaktır.


2008 için markalar araştırmasında en önemli noktalar şu şekilde:


2008 Brandz Top 10 En Güçlü Markalar:

Sıra / Marka / Marka değeri $M / Marka değeri değişimi

1 / Google / 86,057 / 30%

2 / General Electric / 71,379/ 15%

3 / Microsoft / 70,887 / 29%

4 / Coca-Cola (1) / 58,208 / 17%

5 / China Mobile / 57,225 / 39%

6 /IBM / 55,335 / 65%

7 /Apple / 55,206 / 123%

8 / McDonald’s / 49,499 / 49%

9 / Nokia /43,975 / 39%

10 / Marlboro /37,324 /-5%


2008 de en çok gelişme gösteren sektörler:

Mobile Operators............................ 35%
Technology.......................................33%
Personal Care...................................27%
Fast Food..........................................27%
Luxury..............................................24%



2008 deki sektörel marka değişim oranları:


* Apparel (+23%)
* Beer (+24%)
* Cars (+7%)
* Coffee (+18%)
* Fast Food (+27%)
* Financial Institutions (+16%)

* Insurance (+23%)
* Luxury (+24%)
* Mobile Operators (+35%)

* Motor Fuel (+5%)
* Personal Care (+27%)
* Retail (+10%)
* Soft Drinks (+17%)
* Spirits (NEW)
* Technology (+ 33%)
* Bottled Water (+9%)


2008 TOP 100 MARKALAR:


Sıra / Marka / Marka değeri $M / Marka değeri değişimi

1 / Google / 86,057 / 30%

2 / General Electric / 71,379 / 15%

3 / Microsoft / 70,887 / 29%

4 / Coca-Cola (1) / 58,208 / 17%

5 / China Mobile / 57,225 / 39%

6 / IBM / 55,335 / 65%

7 / Apple / 55,206 / 123%

8 / McDonald’s / 49,499 / 49%

9 / Nokia / 43,975 / 39%

10 / Marlboro / 37,324 / -5%

11 / Vodafone / 36,962 / 75%

12 / Toyota / 35,134 / 5%

13 / Wal-Mart / 34,547 / / -6%

14 / Bank of America / 33,092 /15%

15 / Citi / 30,318 / -10%

16 / HP / 29,278 / 17%

17 / BMW / 28,015 / 9%

18 / ICBC / 28,004 / 70%

19 / Louis Vuitton / 25,739 / 13%

20 / American Express / 24,816 / 7%

21 / Wells Fargo / 24,739 / 2%

22 / Cisco / 24,101 / 28%

23 / Disney / 23,705 / 5%

24 / UPS / 23,610 / -4%

25 / Tesco / 23,208 / 39%

26 / Oracle / 22,904 / 29%

27 / Intel / 22,027 / 18%

28 / Porsche / 21,718 / 62%

29 / SAP / 21,669 / 20%

30 / Gillette / 21,523 / 20%

31 / China Construction Bank / 19,603 / 82%

32 / Bank of China / 19,418 / 42%

33 / Verizon Wireless / 19,202 / 18%

34 / Royal Bank of Canada / 18,995 / 39%

35 / HSBC / 18,479 / 6%

36 / Mercedes / 18,044 / 1%

37 / Honda / 16,649 / 8%

38 / L’Oréal / 16,459 / 34%

39 / Pepsi(2) / 15,404 / 15%

40 / Home Depot / 15,378 / -16%

41 / Dell / 15,288 / 10%

42 / Deutsche Bank / 15,104 / 14%

43 / ING(3) / 15,080 / 31%

44 / Carrefour / 15,057 / 29%

45 / NTT DoCoMo / 15,048 / 11%

46 / Target / 14,738 / 27%

47 / Siemens / 14,665 / 61%

48 / Banco Santander / 14,549 / 20%

49 / Accenture / 14,137 / 34%

50 / Orange / 14,093 / 42%

51 / BlackBerry / 13,734 / 390%

52 / Chase / 12,782 14%

53 / Nike / 12,499 21%

54 / Canon / 12,398 / 9%

55 / AT&T / 12,030 / 30%

56 / Starbucks / 12,011 / -25%

57 / Goldman Sachs / 11,944 / 45%

58 / Samsung / 11,870 / -7%

59 / Nissan / 11,707 / 5%

60 / Marks & Spencer /11,600 / 22%

61 / Amazon / 11,511 / 93%

62 / Yahoo! / 11,465 / -13%

63 / Morgan Stanley / 11,327 / 1%

64 / UBS / 11,220 / -3%

65 / eBay / 11,200 / -13%

66 / H&M / 11,182 / 28%

67 / Wachovia / 11,022 / 10%

68 / Ford / 10,971 / -13%

69 / Chevrolet / 10,862 / -3%

70 / Budweiser(4) / 10,839 / 9%

71 / Colgate / 10,576 / 37%

72 / Harley-Davidson / 10,401 / 1%

73 / Subway / 10,335 / 39%

74 / Merrill Lynch / 9,802 / -16%

75 / JP Morgan / 9,762 / 15%

76 / Hermès / 9,631 / 39%

77 / BBVA / 9,457 / N/A

78 / State Farm / 9,425 / 8%

79 / Gucci / 9,341 / 43%

80 / Cartier / 9,285 / 32%

81 / FedEx / 9,273 / 0%

82 / Tide 9,123 / N/A

83 / T-Mobile / 8,940 / 11%

84 / Zara / 8,682 / 34%

85 / Chanel / 8,656 / 15%

86 / IKEA / 8,507 / 15%

87 / Ariel / 8,437 / N/A

88 / Telefónica Movistar / 8,117 / 73%

89 / MTS / 8,077 / N/A

90 / Esprit / 7,907 / 46%

91 / TIM / 7,903 / -6%

92 / Motorola / 7,575 / -30%

93 / Barclays / 7,382 / 12%

94 / Avon / 7,209 / 10%

95 / Auchan / 7,148 / 28%

96 / VW (Volkswagen) / 7,143 / 2%

97 / AXA / 7,141 / 50%

98 / AIG / 7,102 / 21%

99 / Mastercard / 6,970 / 52%

100 / Standard Chartered Bank / 6,855 / 73%


NOTES

(1) Coke’s value includes both Coke and Diet Coke

(2) Pepsi’s value includes both Pepsi and Diet Pepsi

(3) ING’s value includes both ING Bank and insurance

(4) Budweiser’s value includes both Bud and Bud Light


Milward Brown’un araştırmasının tam dökümanına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

www.millwardbrown.com/mboptimor



13 Eylül 2008 Cumartesi

Teessüfler Türkiye - 2











Gün geçtikçe tepkisizleşen, herşeye alışan, kendine dokunmadıkça sesini çıkarmayan, çekirdek çıtlayarak patlamada ölenlerin cesetlerini seyreden, açlıktan ölen halklara bakarak alışveriş sepetini tıkabasa dolduran ve yarısını çöpe döken, tüketim çılgınlığından muhtaçları görmezden gelen, birgün kendisinin de bu duruma düşebileceğini unutan, herşeyi mezara götüreceğine neredeyse emin gibi davranan, dünyada su kaynakları tükenirken doyumsuzca su israf ederken musluğundan suyun hep akacağını ve de tarımsal alanların hiç kurumayacağını sanan ve bunlar olsa da kendi ömrü sonrasında gerçekleşeceğini düşünen bencil halkımıza ithaf edilir.

Teessüfler Türkiye !

Bugün ona, yarın sana ve bana. Aynı toplumda yaşıyoruz. Toplumsal vurdumduymazlık çok başka mekanizmaların çözünmesine yol açıyor.

II. Dünya Savaşı sırasında Rahip Pastör Nie Moeller'in söylediği gibi:

"Önce Yahudiler için geldiler,
Sesimi çıkarmadım, çünkü ben Yahudi değildim
Sonra komünistler için geldiler
Sesimi çıkarmadım çünkü komünist değildim
Sonra sendikacılar için geldiler, sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım
Sonra benim için geldiler
Ses çıkaracak kimse kalmamıştı…"

Ya da Alev Alatlı'nın uyardığı gibi:

"bir mıh kaybettik, naldan olduk
bir nal kaybettik, attan olduk
bir at kaybettik, askerden olduk
bir asker kaybettik, ordudan olduk
bir ordu kaybettik, vatandan olduk..."

Sakın sonra çok geç olmasın?
Herşey acaba sadece yönetenlerin mi suçu?

Buyrun dünyanın vaziyetine : Heal the world

11 Eylül 2008 Perşembe

Teessüfler Türkiye !

Yıllardır tüm televizyonların gözümüze soka soka savunma aracı haline getirdikleri meşhur "Halk bunu istiyor" masalına değinmek istiyorum bugün.

Kalitesiz, içeriksiz ve çapsız televizyon programları her yanımızı sardı. Her ne kadar son zamanlarda eskiye nazaran kalite biraz daha artmış olsa bile, bu durum genel vaziyetimizi değiştirmiyor. Elbette ki istediğimiz şey sürekli belgesel yayınlanması değil, istediğimiz şey, hangi dalda hazırlanıyorsa hazırlansın, işlerin düzgün içerikle yapılmasıdır.

Birkaç kaliteli dizi dışında bütün diziler ağalı, mafyalı, sosyete hayatı veya Kemalettin Tuğçu tarzından çıkmış duygu sömürüsü içeren yapımlar. Bu trendi ilk bozan ve kaliteli yapımlara insanları alıştıran kanal Cnbc-e oldu. Cnbc-e izlenme rekorları kırmaya başladı. Onu biraz Kanal D izledi, Kanal D de gün geçtikçe kaliteli yapımlara imza atmaya başladı. Demek ki neymiş, halk bunu istemiyormuş. Kaliteli şeyler yapılırsa da izlenme rekorları kırılabiliyormuş.

Cnbc-e duruşunu yıllardır hiç bozmadı. Reklam kuşakları kısa, söylenilen vakitte diziler yayınlanıyor. Üstelik dizi sonuna şöyle bir mesaj da yazıyorlar: "Bu dizinin tekrarı gece 01.00'de. Ama hayatın tekrarı yok...". Herşey İngilizce alt yazılı yayınlanıyor, yani orjinal içeriğe saygılı davranılıyor. Alt yazılar çok iyi çevrilmiş. Diğer yerlerde olduğu gibi dizi veya film isimlerine zoraki "aşk" sözü eklenmemiş. Yayınlanan film kuşakları rating kaygısından uzak ve son derece sanatsal. Gündüzleri ise ekonomi ve piyasalarla alakalı programlar veriliyor sürekli olarak. Ne magazin, ne absürd kadın programı ne de sonu gelmeyen reklam kuşakları işine hiç girmediler.

Kimileri bu Cnbc-e dizilerinin emperyalist güçlerce pompalanan diziler olduğunu düşünebilir. Onlara ise sözüm şu, emperyalist olmayanını yapın da izlesinler ! Bizim kültürümüzü hiç yansıtmayan, sosyete veya ağalıkla ilgili yapımları millete dayadıkça millet ne yapsın? Her yanı uydurma ve senaryo kokan magazin programları nereye kadar? Haberler bile magazin programı haline döndü. "Azzz sonraaaa" mantığını haberlere bile koyarak, adeta haber alma özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Bir haberi izlemek için, önce defalarca "azzz sonraaa" kısmını izlemeli, defalarca özetini izlemeliyiz. Sonra sabreder de beklersek istediğimiz haberi görebiliriz. Üstelik haberin önem sırasına göre değil, magazin ve rating boyutuna göre haber sıralaması yapılıyor. Bir haber çok sansasyonel ise, defalarca özet geçilip, antin kuntin bazı haberlerin sonuna ekleniyor. O da yetmedi, artık haberin en sonuna bile reklam ekleniyor. Bu durumda en iyisi sadece haber veren, haber kanallarına yönelmek oluyor.

İstemiyoruz, istediğimiz bu değil. Biz, bu değiliz.

En çok üzüldüğüm şey ise, "Halk bunu istiyor" teziyle, bizim halkın genel profilini yansıtmalarıdır. Bizim halkımız bu kadar çapsız mı? Ayrıca, ne verdiniz de ne bekliyorsunuz ki? Bizim halkımızdan birisi kendini geliştiriyorsa, bilin ki, bu ne televizyonun ne de eğitim sisteminin sonucudur. Bu, ekmek kavgasından vakit bulduğu sürece, halkımızın kendi bireysel çabalarıyla olmaktadır. Şimdi bu durumdan kim utansın? "Halk bunu istiyor" sözünden kim utansın?

Teessüfler Türkiye...

Vicdani not: Kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getiren basın mensupları ve basın kuruluşları için, sözüm meclisten dışarıdır.
Ayrıca, televizyon bağımlılığının zararları ve televizyonun hayatımızdan neler götürdüğü herkesce son derece malum olduğundan bu konuya hiç girmedim bile.

5 Eylül 2008 Cuma

Kurban edilmiş tarih

“Tarih, politikaya kurban verilmiştir…”

Geçen hafta oturup uzun uzun sohbet etme fırsatı bulduğum, bulunduğum ülkenin en eski gazetecilerinden biri olan Ilgar Bey’in sözleriydi bunlar. Öylesine beynimde yankılandı ki, bir haftadır sürekli bu konuyu düşünüyorum. Her zaman aklımı kurcalayan ve beni daha derin tarih araştırmalarına iten bu konu, Ilgar Bey'in bu sözündeki kadar öz hiç özetlenmemişti sanki...

Geçen haftalarda dezenformasyon konusuna değinmiştim. Ama tarihin dezenformasyondan nasıl etkilendiği üzerinde durmamıştık. Ama asıl ve en büyük önemli sorun, maalesef ki politik mücadeleler ve amaçlar uğruna tarihin farklı yansıtılmasıdır. İnsanlar geçmişe bakıp ders alabilir, geçmişini bilmeyen geleceğine bakamaz deriz hep. Lakin, eğer bu tarih yanlış ve saptırılmış ise ne yapacağız? Aynı zamanda resmi ideolojilere ve dezenformasyona boyun eğdirilmiş amaçlı tarih, yeni yetişen nesilleri, silahsız ve bilgisiz bırakmaktadır. Eğitim sistemimiz, bir bacağı sakat olarak bırakılmaktadır. Resmi ideoloji ve buna uydurulan eğitim sistemi dışında, dezenformasyon amacıyla büyük bütçelerle yayınlanan sansasyonel alternatif tarih kitapları da mevcut.
Tarihçiler toplum bilincini oluşturmada en önemli kişilerdir ve yazdıkları insanlık tarihi boyunca okunacaktır. Bizde tarihin yanlışlıkları ile ilgili düzenlenen bir Siyaset Meydanı programında bu konu uzun uzun işlenmişti. Taraflar, Milli Eğitim’de kitaplardan sorumlu olan insanlar ile bağımsız tarihçiler idi. Uzun tartışmalar sonunda, eğitim kitaplarının, iyi amaçlar uğruna biraz değiştirildiği kabul edildi. Fakat elbette tartışma bitince konu da kapandı gitti. Resmi ideolojiye uygun tarih yazılmasını eleştiren en önemli isimlerden biri de ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı idi.

Acaba neleri yanlış öğrendik ve neler yanlış olarak tarih kitaplarına geçti? Olaya daha makro anlamda yaklaşırsak, insanlığın bilinen tarihinin ne kadarı doğru? Ya da insanlığın bilinmeyen karanlık tarihi de zaten çoktan biliniyor mu?
Örneğin Roswell bölgesindeki uzaylılara ait merkez, tamamen yanlış yönlendirme olabilir. Uzaylıların insanlarla teması, diğer insanlarla görülmüş olabileceğinden, bu konu tamamen saklanamazdı. Bu nedenle Roswell merkezi kurulup, tamamen gizemli bir hava verildi. Orada uzaylılara ait çalışmalar yapıldığı herkese duyuruldu, birkaç uyduruk uzaylı fotoğrafı yayıldı ve bunların Roswell’de olduğu ortaya atıldı. Merkezden elbette ses çıkmadı, çünkü gizemi devam ettirmeliydiler. Bütün bu olaylar esnasında insanların dikkati Roswell’e çekilerek, belki asıl uzaylı araştırmaları tamamen başka yerlerde yapılıyordu. Ve tarihi anlamda eğer uzaylılar dünyayla direkt temasa geçtiyse bile maalesef tarih sahnesinde buna ait bir kayıt bulunmuyor. Ya da kimilerince uzun uzun tartışılan, aya ayak basılmasının tamamen uydurmaca olduğu, fotoğrafların stüdyoda üretilmiş olduğu konusu da netlik kazanmadı. Yani biz aya ayak bastık mı yoksa basmadık mı? Tarihte şu an aya ayak bastığımız yazıyor.
Osmanlı tarihiyle alakalı da sayısız teoriler mevcut. Orta yolda bir teori de bulunmuyor. Her iki radikal taraf da kendi çıkarlarına uygun şekilde tarihi yansıtıyor.

Ilgar Bey, bilinmeyen ve karanlık kalan günümüz tarihinin ancak bizim göremeyeceğimiz uzun yıllar sonra mutlaka ortaya çıkacağını belirtiyor.

Ilgar Bey’e bir de gençliğin apolitik olması ile ilgili kendi düşüncelerimi aktardım. Güzel bir yaklaşımla çıktı karşıma:
“ Bir ülke eğer gelişmiş ise, bir gencin politika ile ilgilenmesine, araştırmasına, bakanların adını bilmesine gerek kalmaz. Zaten ülke mükemmel bir şekilde yönetiliyordur, gelir seviyesi çok iyidir, insan hakları düzgün bir şekilde uygulanıyordur. Devleti yönetenler de sadece kendi işlerini yapıyorlardır, diğer halktan herhangi biridir onlar da işte. Bu nedenle sorunu az olan ülke ve coğrafyalarda aslında gençlerin apolitik olması doğal ve gereklidir. Fakat bizler gibi belalı coğrafyalarda yaşayanlarda, genel insani sorunları çözememiş olan ülkelerde halen o ka
dar çok sorun vardır ki, gün geçmiyor ki bir skandal çıkmasın, gün geçmiyor ki gündem değişmesin. Bu nedenle de her sıradan insan politikayı bilir, politikacıları iyi tanır. Çünkü hergün her biriyle ilgili sorunlar olmaktadır…”

Tarih ile ilgili internette yeni rastladığım ve okuma listeme aldığım bir kitap mevcut, fakat henüz okumadığım için bir tanıtım yazısı yazmıyorum. Bu kitap şu:

Tarihi Yargılıyorum - Gündüz Vassaf
“Dünyanın neresinde, ne zaman doğmuşsak doğalım, annelerimiz, babalarımız, dinlerimiz, devletlerimiz bize bir geçmiş giydiriyor. Onlar giydirdikçe biz de ha babam giyiniyoruz. Çoğumuz, geçmişin elbiselerini günümüz terzilerinin dikmesini yadırgamadan kabullenmekle kalmayıp, elbiselerimizi bedenimizden ayırt bile edemiyoruz. Tarihimize nasıl baktığımızı gözden geçirdiğim bu kitapta kendimizi yargılamamızı yargılıyorum. Tarihimize bakıp “Biz buyuz,” diye sunulanları sorguluyorum. Asırlardır sürdürdüğümüz alışkanlıklarımızdan kurtulup, tarihten özgürleşip, kendimize farklı bakmaya başlamamızla, nereden gelip nereye gittiğimizin serüveninde, yaşadığımız tarihin de yolunu değiştirebiliriz. “

Bu kitaba ve konuya ilişkin diğer bir yazı:
Tarihi yargılıyoruz- Radikal

1 Eylül 2008 Pazartesi

Tesadüfler ve hayat...

Vladimir'den Aydan Atlayan Kedi'ye, ondan BuzCevheri'ne ve ondan Cevval Portakal'a, Cevval'den de bana gelen mim üzerine ben de boş bırakmayayım dedim. Konumuz tesadüfler. Daha doğrusu konunun aslı "Hayatınızda tesadüflerin yeri nedir?"

Şahsen evrende hiçbirşeyin tesadüf üzere yaratılmadığını, biz anlayamasak bile herşeyin bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Evrenin düzeni ve yasaları, tesadüf faktörüne yer bırakmayacak kadar nettir.Bu nedenle karşıma çok şaşırdığım bir tesadüf çıksa bile, ben üzerinde düşünmeyi tercih ederim. Çünkü bu tesadüfün altında yatan bir sebep ve anlam olmalı, ben de bu tesadüfte hangi rolü hangi nedenle aldığımı anlamaya çalışırım.

Bazı tesadüflerde, Cevval'ın başına geldiği şekilde, biz sadece aracıyızdır. Bir olayın gerçekleşmesine aracılık ederiz. Bazıları ise direkt bizim başımıza gelir ve başkaları aracıdır.

Hiçbirşey tesadüf değildir, belli bir olayın öncesinde veya akabinde, yani birşeyin nedeni ve sonucu olarak oluşurlar. Bunu sadece biz göremeyiz. Bir şehrin algılanması üzerinden örnek verelim. Biz yerden yukarı bakıyoruz, ve etrafımızdaki binaları görüyoruz. Bu nedenle sadece kendi çevremizde olan olaylardan haberdarız. Ama biri şehrin yukarısından bakıyorsa, bizden çok daha fazla şeyler görebilir, tüm şehri izleyebilir. Olaylar da aynı bunun gibidir, bizim algı kapasitemiz çevremizle kısıtlı olduğu için, bütün içinde olayın yerini göremeyiz, bu nedenle de anlayamayız. Evrende oluşan olaylar çok karışık bir yapıya, algoritmaya ve örgüye sahiptir. Buna benzer bir konu Kelebek Etkisi ve Serendipity filminde de işlenmişti. Her olay birbirine bağlıdır, belirli bir nedenle oluşur ve birbirini etkiler. Özgür iradeyle verilmiş kararlar bazen olayların oluşmasını geciktirebilir veya öne de alabilir.

Bazen başıma öyle olaylar gelir ki, kırk yıl düşünsem nedenini anlayamam. Ancak aradan uzun zaman geçtiğinde, o olayın başıma neden geldiğini yavaş yavaş anlamaya başlarım. Çünkü birşeyin olması için, önce onu hazırlayacak şartların oluşması gerekir. Evren de herşeyi mucize gibi önümüze koyamayacağı ve bazı kurallarla işlediği için, birdenbire konuyu önümüze koymak yerine aracılar ve olaylar kullanır. Bazen birşeyin olması için zaman da doğru olmayabilir, daha zamanı gelmemiştir. Herşey, doğru zamanda gerçekleştiğinde anlamlı olur.

Tesadüf gibi görünen bir karşılaşma ile tanıştığım birkaç insanla daha sonrasında sohbetimiz derinleştiğinde, kafalarındaki sorulara karşı kendimce verdiğim birkaç cevap üzerine, hayatı boyunca aradıkları basit cevabın bu olduğunu anladıkları zamanlar oldu. Veya tanıştığım bir insanı, başka bir insanla tanıştırdığımda, birlikte çok büyük işler yaptıkları zamanlar oldu. Benim bu olaylarda tek rolüm aracı olmaktı, evren beni aracı kıldı. Birilerinin bir kayıp bir cevabı bulmasına, birilerinin ise bir başka birileriyle tanışmasına aracılıktı bu.
Hayat göründüğü gibi değil, başımıza gelen herşeye bir işaretmişcesine yaklaşarak, ardındaki anlamı çözmeye çalışmamız gerekiyor. Evrenin bir dili yok, direkt olarak olaylar ve insanlarla sinyallerini gönderiyor.

"There are no coincidences, only the illusion of coincidence."

Mim'i Mental Masturbasyon -MeGu ve Pretty in Think ve Bitli Limon 'a aktarıyorum.

22 Ağustos 2008 Cuma

Glenn Miller Gizemi

Bir önceki iki yazımın birinde boyut atlayan bir uçaktan, bir sonrakinde ise dezenformasyondan bahsetmiştim. Şimdi ise bu iki konuyu aynı başlıkta birleştiren bir konudan bahsetmek istiyorum. Önce bilgisi olmayanlar için, 1930 ve 1940’lı yılların en meşhur orkestrası olan ve hala da büyük bir dinleyici kitlesi olan Glenn Miller orkestrası ile ilgili kısa bilgi verelim:

Gelmiş geçmiş en büyük müzik orkestralarından birinin lideri Glenn Miller, 15 Aralık 1944 gecesi Londra’dan Paris’e gitmek için bindiği Norseman C-64 tipi küçük uçak, Manş Denizi (English Channel) üzerinde kaybolmuş, Paris'e hiç inmemiş ve bugüne dek hiçbir şekilde ne uçağın kalıntısı ne de cesetler bulunamamıştır.


Alton Glenn Miller 1 Mart 1904’te Iowa’da doğmuştur. İlk orkestra çalışmalarına 1934’te başlamış, ancak bildiğimiz Glenn Miller orkestrasının doğuşu 1937’de olmuştur. Orkestranın şarkılarına örnek olarak "In the Mood", "Tuxedo Junction", "Chattanooga Choo Choo", "Moonlight Serenade", "Little Brown Jug" verilebilir.












27 Eylül 1942’de Glenn Miller orkestrayı bırakarak orduya katılmak ve ülkesine hizmet etmek istedi ve Paris’e gönderildi. Miller burada bir ordu orkestrası kurmak istedi ve kendi orkestra elemanlarını buraya getirebilmek için inatla büyük bir çaba gösterdi ve sonunda bunu başardı. Miller’a orduda“Major” ünvanı verildi ve orkestra ordu için çalmaya devam etti. Savaştan sonra Glenn Miller orkestrası Rainbow Corners, ve Hotel de Paree’de program yapmaya başladı. Glenn Miller kaybolduğu gece, orkestrasının daha önce gittiği Paris’e gitmek için yola çıkmıştı, orada Olympia’da bir konser vereceklerdi.

Glenn Miller’ın ölümünden sonra çıkan ve hangisinin dezenformasyon olduğu henüz anlaşılamayan teoriler şunlardır:


  • Miller bahsedilen uçağa binmiştir, şahitleri vardır. Uçak ise hiç inmemiştir. Buna şahit olan birinci kişi, Glenn Miller’in özel şöförüdür. Bu konu da şöförün oğlu olan Brian McCulloch tarafından aydınlatılmış ve babasının kendisine anlattıklarını detaylı olarak aktarmıştır. Babası, Glenn Miller’ı o gece götürdüğü gece klübü, sonra havaalanına bırakması, bagajdan çantalarını çıkarması ve uçağa binerken eşlik etmesine kadar anlatmıştır. Bundan başka bu olayı doğrulayan resmi bir havaalanı çalışanı da vardır.

  • Miller, bir otelde sevgilisinin kollarında kalp krizinden ölmüştür ama o zamanlar orkestra Amerikan Ordu Orkestrası olduğundan olay saklanmıştır. Bazıları uçakla Paris'e indikten sonra bir otelde, bazıları da Paris'e gitmeden önce Londra'da bir otelde öldüğüne dair şahitlik etmektedirler. Bu konu Bild gazetesinde, Udo Ulfkoutte’nin ele geçirdiği Gizli servis dosyalarında okuduğu söylenmektedir. Daha sonra bu konuda araştırmalar yapan Chris Valenti de, bahsedilen gizli servis dökümanlarına kendisinin de ulaştığını belirtmektedir. Karısına ve memleketine sadık bir askerin, sevgilisinin kollarında ölmesi nedeniyle gerçeğin saklandığı savunulmaktadır.

  • Miller’ın arkadaşı ve “The Big Band Era” ile “The Glenn Miller Story” nin yazarı George Simon’a göre Miller o uçağa hiç binmemişti çünkü Miller’da ciddi seviyede uçak korkusu vardı.

  • A.C. Griffith’in anlattığına göre Miller Paris’te vurulmuştur ve birgün sonra da uçak kazası hikayesi ortaya atılmıştır. Bunu da, savaş esnasında Paris’te olan ve olayı gören bir adam ile, savaşta paris’te görev alan bir kadın Amerikan askerinin telegrafta Miller’in vurulduğu haberinin gelmesini kendi gözleriyle gördüğünü anlatmasına dayandırır. Ayrıca bu hikayeyi doğrulayan ve o sırada orada olup, olayı direkt gören Arnold Smith isimli birinin anlattıkları bulunmaktadır. Sevgilisinin kocası tarafından vurulduğunu görmüş olduğunu söylemektedir çünkü cesedi götürürlerken genç bir adamı da tutukladıklarını belirtmektedir.

  • Miller’ın uçağı yanlışlıkla Royal Air Force tarafından bombalanarak düşürülmüştür. Royal Air Force’un logbook’larını tutan Fred Shaw, o tarihte yanlışlıkla tek motorlu küçük bir uçağın bombalanarak düşürüldüğünü kaydetmiştir. İngiliz Savunma Bakanlığı da nedense ta 1985’te böyle bir açıklama yapma gereği duymuştur.

Günümüze dek ne yazık ki Glenn Miller’ın ne cesedi, ne de uçakla ilgili herhangi bir iz veya kalıntı bulunamamıştır.


Sembolik Glenn Miller mezarı, Nisan 1992’de Miller’ın kızının isteğiyle, Arlington National Cemetery adlı savaşta ölenlerin bulunduğu bir mezarlığa taşınmıştır.




Ayrıca 1953 yılında gösterime giren, Anthony Mann’ın yönettiği ve başrollerini James Stewart ile June Allyson’ın oynadığı “The Glenn Miller Story” adlı bir film bulunmaktadır.

http://www.imdb.com/title/tt0047030/



Glenn MILLER orkestrasının solo trompetçisi Yarbay STANLEY, 1962 yılında Ankara’da görevli olarak bulunduğu sırada Amerikan Büyükelçiliğinde dinlediği Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrasını çok beğenmiş ve kendi çabaları ile orkestraya güncelliğini her zaman koruyan, ölümsüz eserlerden oluşan bir caz repertuarı kazandırmıştır. Hava Kuvvetleri Dans ve Caz Orkestrası 1969,1970 ve 1974 yıllarında Türkiye’de yılın sanatçısı seçilmiştir. Şu an bu orkestranın ismi CAZIN KARTALLARI ORKESTRASI” olarak değiştirilmiştir.

Glenn Miller’ın uçağının resmi kayıt bilgisi şöyledir:
Plane Registration-44-70285 (PlaneCrashInfo.com)
Military Service Number-550
Uçaktaki diğer 2 kişi: Pilot John Morgan ve Lt. Colonel Baessell
------------------------------------------

Uçak kazalarında hayatını kaybeden top-ten müzisyenler:
------------------------------------------
10. Randy Rhoads (Yaş 25 - Ozzy Osbourne’un lead gitaristi)

Tarih: 19 Mart 1982

9. Otis Redding (Yaş 26- Rock‘n’roll şarkıcısı) ve Bar-Kays adlı grubunun 4 üyesi
Tarih: 10 Aralık 1967

8. Ricky Nelson (Yaş 45- Rock‘n’roll şarkıcısı) , Stone Canyon adlı grubunun 5 üyesi ve nişanlısı
Tarih: 31 Aralık 1985

7. Aaliyah (Yaş 22 - R&B şarkıcısı ve aktris)
Tarih: 25 Ağustos 2001

6. John Denver (Yaş 53, country şarkıcısı)
Tarih: 12 Ekim 1997

5. Patsy Cline (Yaş 30, country şarkıcısı), menejeri Randy Hughes, ‘Cowboy’ Copas ve ‘Hawkshaw’ Hawkins.
Tarih: 5 Mart 1963

4. Jim Croce (Yaş 30, Rock şarkıcısı), grup arkadaşı Maurice Muehleisen, komedyen George Stevens.
Tarih: 20 Eylül 1973

3. Stevie Ray Vaughan (Yaş: 35, blues gitaristi )
Tarih: 27 Ağustos 1990

2.The Lynyrd Skynyrd grubunun vokalist ve şarkı yazarı Ronnie VanZant, gitarist Steve Gaines, vokalist Cassie Gaines
Tarih: 20 Ekim 1977

1. Buddy Holly, Richie Valens, The Big Bopper
Tarih: 3 Şubat 1959.
Ayrıntılı bilgi için: Müziğin öldüğü gün