16 Temmuz 2008 Çarşamba

La Lengua Española-Yardım!

Dostlarım, İspanyolca düzensiz/kuralsız fiiller konusunda desteğe ihtiyacım var. Çünkü her zaman için başka başka çok fazla kuralsız fiil var....Bunları rahat ezberlemenin metodunu bulmuş/keşfetmiş olan bir arkadaş varsa yalvarırım bana mail atsın ! :-)

En Kötü Kabusumuz: Afazi

Toplumumuzun en büyük sorunlarından biri olarak gördüğüm afazi konusuyla ilgili yazılmış aşağıdaki güzel yazıyı sizlerle paylaşmamak olmazdı:
-------------------------------------------------------------------------------
En Kötü Kabusumuz: Toplumsal Sözyitimi (Afazi)
[ Dr. Sinan Canan ] (Başkent Ünv. Öğretim Görevlisi) 'ın yazısı:

“Ne demek istediğinizi bir türlü anlatamıyor musunuz? Kimse dilinizden anlamıyor gibi mi hissediyorsunuz? Tartışmalarınız hep sonuçsuzluğa mahkum mu oluyor? En basit konular bile kavga vesilesi mi oluyor? Etrafınızda konuşan herkes size ahmakmış gibi mi geliyor?

“Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi (induced social aphasia)”, çoktan teşhisi konmuş olan ve bilinçli olarak pek fazla bilinmese de, günlük yaşamımızı derinden etkileyen bir toplumsal hastalığın adı.
Sözyitimi (aphasia/afazi: latince; a-olumsuzluk eki; phasis: konuşma) aslında tıbbi bir terimdir: İnsan beynini diğer canlılardan büyük oranda ayıran en önemli özelliklerden birisi olan “lisan” özelliğinin bozukluklarını tanımlamakta kullanılan genel bir terim.
Beyin kabuğumuzda, adına “lisan” dediğimiz bu karmaşık mekanizmayı yürüten bir takım merkezler bulunur. Bu merkezler, görme ve işitme duyuları başta olmak üzere, duyusal yollardan algılanan verilerden yola çıkarak, kelimeleri algılama, anlamlarını kavrama, uygun anlamlı kelime dizileri üretme ve bunları konuşarak ifade etme şeklinde özetlenebilecek bir takım karmaşık süreçleri yönetirler. Tam mekanizması halen açıklığa kavuşturulamamış bu karmaşık süreçler sayesinde, “konuşma” ve “anlama” dediğimiz işlemler gerçekleştirilir. Eğer bu beyin bölgelerinden bir ya da bir kaç tanesi (yaralanma, damar tıkanması, beyin kanaması gibi) çeşitli nedenlerle hasara uğrarsa, hasar gören bölgenin işlevine göre özel bir sözyitimi tablosu ortaya çıkar. Bu konu, tıbbi pratikte oldukça önemli olup, bir çok farklı hastalık tipini içermektedir.

Burada bahsedeceğimiz (ve yazının geri kalanında ‘C.T.S.’ olarak kısaltacağım) Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi ise, organik bir rahatsızlığa/yaralanmaya/hasara bağlı olmayan; organik açıdan tamamen sağlıklı beyinlerde de görülebilen ve nisbeten yeni tanımlanmaya başlanan bir sözyitimi tipidir. Teşhisi ve tanımı –benim bildiğim kadarıyla- geniş anlamda ilk defa yazar Alev Alatlı tarafından yapılan C.T.S.’de sorun, iletişimde kullanılan kelimelerin anlamlarındaki muğlaklıktır. Kelimeler, kullanan kişiler tarafından farklı anlamlarda kullanıldıklarında veya farklı bağlamlara göre farklı anlamlar yüklendiklerinde, ortaya iletişimi engelleyen özel bir sözyitimi tipi çıkmaktadır.
Görünen o ki, bu toplumsal “hastalık” günümüzde yaşadığımız bir çok kavramsal sorunun da temelini oluşturmaktadır.

C.T.S.’nin Belirtileri
C.T.S., aslında belirtileriyle uzunca bir süredir gündemimizde olan bir toplumsal sorun. Televizyonlardaki tartışma porgramlarından, köşe yazarlarının ele aldıkları konuları değerlendirmelerine; arkadaş sohbetlerimizden, uluslararası ilişkilerdeki söylemlerimize kadar bir çok yerde C.T.S. sıkıntıları ile karşılaşıyoruz. Bir çok kavram ve terim, net tanım veya tarifleri yapılamadığı (yahut kasıtlı olarak net bir biçimde tanımı yapılmaktan kaçınıldığı) için, en basit konularda bile kavga nedeni haline getirilebiliyor. Canlı örneklerini, “laiklik”, “milliyetçilik”, “sosyalistlik”, “irtica”, “vatanseverlik” gibi popüler kavramlara yüklenen binbir farklı anlamı kavramaya çalışırken hepimiz yaşıyoruz zaten.
Kimine göre insanları ayırmaksızın vatanını ve vatandaşını sevmek milliyetçilik iken; kimine göre aynı terim, sadece “belli bir kafatası çapına sahip insanların yaşadığı topluluğu ve bu topluluğun paylaştığı coğrafi alanı” sevmek anlamında kullanılabiliyor. Kimine göre başını örtmek “gericilik” iken, kimine göre de, baştaki bezle uğraşmak “gericilik” olarak nitelendirilebiliyor. Birisi kendi görüşünü “tek çağdaş yaklaşım” olarak sunarken, bir diğeri onu ”çağdışılık” ile suçlayabiliyor!
Teşhisi yapan yazar Alev Alatlı, konu hakkında şunları söylüyor: “Ben buna toplumsal afazi diyorum. Çünkü kimsenin başına taş düşmedi, ama Türkiye insanlarının tıpkı travma geçirmiş afazi hastaları gibi, söylenenleri söylendiği biçimde anlamadıkları, ağızlarından çıkanı formüle edemedikleri, söylemek istediklerini istedikleri gibi söyleyemedikleri bir duruma itilmiş olduklarını düşünüyorum, görüyorum”

C.T.S.’nin Muhtemel Nedenleri ve Sonuçları
Geçtiğimiz yüzyıl, dünyada çok büyük değişimlerin yaşandığı bir yüzyıl oldu. Türk insanının yaşadığı değişim ise bunun da fevkinde idi; zira o, yaşlı bir imparatorluğun yıkılışına ve genç bir Cumhuriyet’in kuruluşuna aktif bir katılımcı olarak şahitlik etti. Hele 1950’lerden sonra köyden kente göçüşteki aşırı artış ve insanların karşılaştıkları temel değer değişiklikleri, kemale erdirilemeyen bir eğitim sistemi ile de birleşerek, insanların kafalarını iyiden iyiye karıştırdı. Enflasyon da şaşkına çevirdi Türk insanını: Bir ömür içinde kuruşlar, liralar, milyarlar, trilyonlar.. hepsi birlikte değerlendirilmek, kullanılmak zorundaydı. Bir zamanlar ayıpladığımız kavramlar, hayat felsefesi olarak takdim edildi: Komşusu açken tok uyuyamayan insanlar “kapitalist” ve “liberal” olmaya itildiler. Büyük bir imparatorluğu kaybetmenin doğal travması olan “sıradanlaşma hissi” aşılamadı. Hamasi düşünce kalıpları ve slogansı fikirler geçer akçe hale gelmeye başladı. “Bilgi toplumu” olma yolunda hiç bir ciddi politika üretilemedi. Bir de buna, sürekli “asli hedef” gibi takdim edilen “yabancı lisanla eğitim” ve batı karşısındaki geri kalmışlık komplekslerini de ekleyelim...

Nedenler muhtelif; fakat neticede, insanların birbirleriyle iletişimde kullandıkları en önemli araç olan lisanın temel elementleri olan kelimeler, anlamlarını yitirmeye başladılar. Anlamlarını bilmediğimiz kelimelerle konuşuyor, karşımızdakinin söylediğini ancak kendi tanımlarımızla anlayabiliyoruz.

C.T.S. ve bundan kaynaklanan sorunlar, beynimizdeki anlamlandırma mekanizmasında ciddi bir bozulmaya işaret etmektedir. Beyninizde herhangi bir terimin net bir tanımı bulunmuyorsa; veya sizin tanımınız, diğer beyinlerdekilerden ciddi farklılıklar gösteriyorsa, bu durumda C.T.S. mağduru olmanız işten bile değil.

Meselenin boyutları ise, sanıldığından çok daha ciddi. Üstesinden gelmek üzere çaba gösterilmediği sürece C.T.S., sonraki nesillerin, sadece kendilerine dikte edilene inanacakları, kendi düşüncelerini üretemeyecekleri ve hür düşünce diye bir kavramın artık anlaşılmaz bir “lüks” olacağı bir ortamda yetişmeye mahkum olabilirler. Zira lisanımız, dünyayı anlamlandırmakta kullandığımız en önemli araçtır ve kelimeler anlamını yitirdiğinde, yavaş yavaş her şeyin anlamı da silinmeye başlayacaktır.

C.T.S.’den Korunma Yolları?
Toplumsal sözyitiminin etkilerini bir anda ortadan kaldıracak sihirli bir formül henüz ne yazık ki yok. Zira C.T.S.’nin kendisi de gökten zembille inen bir sorun değil. Fakat sorunu teşhis edip, nedenleri üzerinde düşünerek bazı çıkış yolları önerilebilir.

En önemli kalkan, belli ki ‘bilgilenmek’tir. Gerekli olan bilgi ise, C.T.S.’nin bize yasakladığı, anlamamızı engellediği alanlardan alınacak bilgidir: Kelimelerin anlamları, kökenleri, kültürümüzdeki karşılıkları, olabildiğince belirgin tanımlamaları ve anlam sınırları..., gibi. Bu amaçla gerekirse, sözgelimi, ayrıntılı ve dinamik bir kavramlar sözlüğü dahi hazırlanabilir. İhtilaf konusu terimler başta olmak üzere, farklı kesimlerden uzmanların mutabakatıyla, kelimelerin olası tüm anlamlarını içermeyi amaçlayacak böyle bir proje, önemli bir başvuru kaynağı ortaya çıkarabilir. Böyle bir başvuru omurgası ise, bir nevi “iletişimin anayasası” gibi kullanılarak, ihtilafların ve C.T.S.’nin önüne büyük oranda geçilebilir.

İkinci, ama belki de daha önemli bir yol, her konuda fikir beyan etmenin “ayıp” olduğunun sıklıkla hatırlanması ve bunun eğitiminin programlı bir şekilde yeni nesillere verilmesidir. Konuşan, konuştuğu konudaki konu ve konuyla ilgili birikimi hakkında bilgi sahibi olmalı, yani, kendinin farkında olmalıdır (ilmin temeli nedir ki zaten?). Tartışılacak konular öncelikle uzmanları tarafından masaya yatırılmalı ve yine uzmanlarca belirlenen bir tartışma çerçevesi içinde, makul ve olası tüm anlamlarıyla irdelenmelidir. Herkesin bilim adamı, herkesin bilim felsefecisi, herkesin din alimi, herkesin futbol yorumcusu olduğu bir toplumda, “gerçekten uzman aydın” bulma imkanımız gittikçe azalacaktır (ve azalıyor). Meydan gün geçtikçe, kıymeti kendinden menkul akülü aydınlara kalacaktır. Dolayısıyla artık, anlamsız kelimelerin havada uçuştuğu bir “sözyitimsel kakofoni” ortama hakim hale gelecektir (tanıdık geliyor mu?).

En sonuncu ve belki de en önemli yol ise, lisan dediğimiz aracın tabiatını anlamaktan geçer. Kullandığımız tanım ve kelimeler genelde tek bir anlama gelmez. Tek doğru anlamı bizim bildiğimiz anlamı olmayabilir; ve genellikle de durum budur. Koşullara, bağlamlara ve kişilere göre, aynı kelimeler, farklı anlam bulutlarını ifade etmek için kullanılabilirler. Bunu bildiğiniz takdirde, kelimeler üzerinde kopan kavgalardan fayda ummanın da ne kadar beyhude bir beklenti olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Tanım aralığı belirlenemeyen kavramlar üzerinde tartışmak, E. F. Schumacher’in “ıraksayan sorunlar” diye nitelendirdiği sorunlar kapsamına girer ve çözüm kümeleri “sonsuz”dur. İkili “ya o/ya bu” mantığı çoğu zaman bu sorunların çözümünde yetersiz kalmaktadır (ya gericisin, ya da ilerici... neye göre?). Yeni bir araç olarak “hem/hem de” yaklaşımının, yani “saçaklı mantığın (fuzzy logic)” kullanılması, bir dereceye kadar da olsa, yeni bir düşünce yolu açması bakımından fayda sağlayabilir.

Buraya kadar, aklımızı ve iletişim yeteneklerimizi büyük oranda iğdiş eden önemli bir toplumsal soruna dikkat çekmeye çalıştım. Sorun gerçekten büyüktür ve bütün boyutlarını bu hacim içerisinde irdelemek de imkan dışıdır. Fakat düşündüğümüz takdirde her birimiz, kendi fikir yaşamımızda bu “sendrom”un sıkıntısını az yahut çok çekmekteyiz. Dolayısıyla bu konu, üzerinde ciddi olarak kafa yormayı gerektiren ve acil çözüm isteyen bir sorun olarak karşımızda duruyor.

Kelimeler, düşünme birimlerimiz; anlamları ise düşüncelerimizin ta kendileri. Onlar olmazsa, ‘biz’ diye bir şey kalır mı acaba?

Bence bu, üzerinde düşünmeye değer bir konu...

Ek Okumalar
Alev Alatlı ile konuya ilişkin yapılan mülakatlardan;
http://www.radikal.com.tr/2000/03/14/insan/tu.shtml
Alev Alatlı “Schrödinger’in Kedisi: Kabus” (roman) Boyut Yayınları, 1999.
E.F. Schumacher, “Aklı Karışıklar İçin Kılavuz”, İz Yayıncılık, 1999.
http://onarimcilar.net/
http://www.alevalatli.com/

Neden "Arzu'nun mağarası" ?

Bloguma "Arzu'nun mağarası" ismini vermemin sebeplerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Mağara ile ilgili mitlere ve sembollere kadim uygarlıklarda çok fazla rastlayabilirsiniz. Birçok ilahi şeyler ya dağ ya da mağara gibi yerlerde yaşanmıştır. Bunun dışında mağara ile ilgili en önemli mit, "Mağara mitosu" dur ve insanın gerçekleri farkedip aydınlanmaya başlamasını sembolize eder. Bu mitosta herkes bir mağarada, mağara çıkışna arkası dönük bir şekilde, heryeri oturdukları yere bağlı olarak karşısındaki ekranan bakmaktadırlar. Bu ekranda gördükleri aslında gerçek dünyanın yansımasıdır. Hepsi o şekilde bilinçlendiği için, bağlarını çözüp mağara çıkışına yönelmez, çünkü böylesine alışmışlardır ve böylesi kolay ve öğretilmiş olandır. Derken biri birgün, bir mağarada olduklarını ve yanılsamaya baktıklarını farkederek, cesaretle bağlarını çözer ve mağara çıkışına merakla yönelir. Çıkışa yaklaştıkça bir ışık gelmeye başlar. Bu ışık ilk başta gözlerini kamaştırır ve birşey göremez, gözleri bu ışığa alışkın değildir. İlerlemek zorlaşır. Ama cesaret ederek ve bıkmayarak ilerlemeye devam ederse, gözleri bu yeni ışığa alışır ve çıkışa doğru gelir. Çıkışta gerçek dünyanın tam da kendisini görür. Ama bunu yapabilmek için çok çalışması ve tüm bildiklerini unutup yeni bir sayfa açması gerekir. Çünkü hiçbirşey yanılsamada göründüğü gibi değildir. Burası biraz Matrix filminde de işlenmişti.

İşte bu nedenle mağara. Burası benim aydınlanma mağaram. Mağarada olduğumun farkındayım ve çıkışa doğru cesaretle ilerlemeye çalışıyorum. Bu ilerleme esnasında okurlarıma bazı tecrübelerimi aktarabilir, bilgi katabilirsem ve de birşeyler paylaşabilirsem, ne mutlu bana...

Ve uzun zamandır yazmakta olduğum şeyleri paylaşmak için niçin bu kadar bekledim?
Çünkü hazır değildim... Netleşmemiş zihinden bulanık konular aktarsam olmazdı... Bu nedenle 14 Temmuz 2008'de blogum yayın hayatına başladı...Sevgiyle kalın,

Çaresizsen, çare sensin!

Resmi büyüterek yazıları okuyabilmek için lütfen resmin üzerine tıklayınız:

Ani Papirüsü

Ani papirüsü, Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda bulunan bir bölümdür ve ölüm sonrasını anlatmaktadır. Şu an British Museum’da bulunmaktadır. Hem şekillerle hem de ideogramlarla ( hiyeroglif ) ölümden sonra insanın karşılaşacağı fenomenler sembolik ifadeyle anlatılmıştır.

Ölümden sonra insan ruhunun değişik denemelerden ve yargılardan geçtikten sonra, hayatın ve ölümün tanrısı olan Osiris’ in huzuruna çıkmadan önceki son aşamadır. Ölünün ruhuna, yanında bulunan tanrı, ruhların rehberi Anubis eşlik eder. Ölünün elinde kendi "Ka"sı yani dublesi vardır; Ka'nın bedenden ayrılmış olması, ölmüş olduğunu gösterir. Kalbin tüyle tartılması, insanın hislerinin adaleti engeleyecek kadar yoğun olmaması gerekliliğiyle özdeşleştirilmiştir. Tüyün kalpten hafif olması saf ve güçlü bir kalbe işarettir ve onu ölümsüzlerin dünyasına götüren niteliktir. Yargılamada Anubis ve Horus da tanıklık yapacaklardır; terazinin bir yanında Thoth tarafından yerleştirilmiş olan ve kendi adaletinin tüyü ile dengeleyerek ölünün kalbini tartacak olan Maat bulunmaktadır. Thoth, tartılma sonucu ve tüm olan biteni kadim göksel kayıtlara işler. Ve o kayıtlarda o kişinin daha önce yapmış olduğu hareketler de kayıtlıdır.

Tüy ile kalp eşit veya hafif gelirse, o zaman ölmüş insan kapının ardına geçer yani Osiris'in Krallığına kabul edilir. Papirüsün sağ tarafında Osiris Krallığı sembolize edilmiştir. Bir kez Amenti’ye ulaştı mı, arınmış olan ruh, asla bir daha bu dünyaya geri dönmez. Eğer kalbin tartılmasında kalp, tüyden daha ağır gelirse, maddeyi ve maddi şekilleri temsil eden bir canavara teslim edilir ve bunun sonucunda dünyada daha adil işler yapmak için bu dünyada tekrar başka bir bedende doğar.

Bu sizlere, tüm dinlerde bulunan ölüm sonrası yargılanma konusunu hatırlatmıyor mu?

SÖYLE BAKALIM ?


Herşey Seninle Başlar !

Çaresizlik öğrenilmiştir.
Başarılı olmak da öğrenilebilir.
Sende sandığından fazlası var!
Gelebileceğin en iyi yerde değilsin.
Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır.
Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur.
Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren!
Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.
Zirvede her zaman bir kişiye daha yer var.
Her şey seninle başlar!
Başkaları yapabildiyse, sen de yaparsın.
Hayatta ya tozu dumana katarsın,
Ya da tozu dumanı yutarsın.
Seçim senin!

*Mümin Sekman

Başarı Üzerine Güzel Sözler !

"Hiçbir işi imkansız diyerek bırakma. Ertesi gün başkalarının o işi başarırken çıkardığı gürültüyle uyanırsın."

"Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil!"- Mümin Sekman

"Karanlıktan korkan bir çocuğu kolaylıkla hoşgörebiliriz. Yaşamdaki asıl trajedi, yetişkinlerin aydınlıktan korkmasıdır." - Plato

''Bazen büyük sonuçların, küçük şeylerin sonucunda ortaya çıktığını dikkate alınca, düşünüyorum ki, küçük şey yoktur.'' - Bruice Barton

"Eflatun''a sormuşlar;İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir ? Eflatun tek tek sıralamış, Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler."


"Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceğinizi yapın. "-Theodore Roosevelt

"İnsan sahip olduklarının toplamı değil, fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır. "- Jean Paul Sartre

"İnsanın yaşam düzeyini bilinçli bir çabayla yükseltme konusundaki tartışma götürmez yeteneğinden daha cesaret verici bir gerçek bilmiyorum. - Henry David Thureau

"Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil. "- Ben Sweetland

" Ahlak konusunda en önemli dersler kitaplardan değil, yaşanan deneyimlerden alınır."- Mark Twain

"Deneyim düşüncenin, düşünce ise eylemin çocuğudur." -B. Disraeli

"İnsanlar öğrenme dürtüsüyle doğarlar. Öğrenmeye karşı merak ve bundan duyulan zevk insanın doğasında vardır. Bunlar bebeklikten başlayarak zamanla yok edilir. "- W.E.Deming

"Coşku, zekadan daha önemlidir."- Albert Einstein

"Düşünmek ve söylemek kolay, fakat yaşamak, hele başarı ile sonuçlandırmak çok zordur."- Ziya Gökalp

"Başarının sırlarından biri, geçici başarısızlıkların bizi yenmesine izin vermemektir. "-Mark Kay

"Yapabildiğimiz herşeyi yapsaydık, buna kendimiz bile şaşardık. " - Thomas Edison

"Başkaları için duyduğun kaygı, kendin için duyduğun kaygıların önüne geçtiği zaman olgunlaşmışsın demektir. " - John Mac Noughton

"Zenginlik ve güzellikle birlikte bulunan ihtişam geçicidir ve kolay zedelenebilir. Erdemse muhteşem ve ölümsüz bir servettir. " - Sallust

" Başkaları yararına iyi bir şey yapmak görev değil, zevktir. Çünkü sizin sağlık ve mutluluğunuzu artırır. " - Zoroaster

"Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir. " - Sokrates

"Engeller beni durduramaz, her bir engel kararlılığımı daha da güçlendirir."- Leonardo da Vinci

"Üstelemek başarının temel unsurudur. Kapıyı yeterince uzun süre ve yüksek sesle çalarsanız, birilerini uyandıracagınızdan emin olabilirsiniz." - Henry Wadsworth Longfellow

"Bir kitap bir aynadır. Ona bir eşek bakacak olursa karşısında elbette bir evliya görmez." - Goergo C.Lichtenberg

"Çömez yakınıyormuş: "Bize öyküler anlatıyorsun ama anlamlarını açmıyorsun." Usta yanıt vermiş: "Biri sana meyveyi çiğneyerek ikram etse hoşuna gider miydi?" - Paul Brunton

"Büyük düşler kuranlar düşlerini gerçekleştirmez, aşarlar." - Alfred Lord Whitehead

"Arzu varsa çözüm de vardır. " - Anonim

"Olumsuz düşünceleri zihinsel canavarlar halini almadan önce yok edin."- Anonim

"Sizi korkutan her deyim size güç, cesaret ve güven kazandırır. Kendinize "Ben bu dehşeti yaşadım. Bundan sonra gelecek şeylere hazırım" dersiniz."- Eleanor Roosevelt

"Kimi insanlar yaşamımıza girer ve çıkarlar. Kimileride bir süre yaşamamızda kalır ve kalbimizde ayak izlerini bırakırlar, o zaman bir daha asla aynı insan olamayız. "-Anonim

"İnsanın ruhu felç olmaz. Soluk alabiliyorsanız, düş de kurabilirsiniz. "-Tavuk suyuna çorba

"Yeterince sevginiz varsa dünyada ki en mutlu ve en güçlü insan olursunuz. "-DR. Emmet Fox

"Hata değil çare bulun."- Henry Ford

"Annem Hep, "Herkesin kaderini kendisinin çizdiğine inanırım. Yaradanın sana verdiğiyle en iyisini yapmalısın" derdi. " - Forrest Gump Filminden

"Düş kurmak değil, bir düşe sahip olmamak budalalıktır." - Cliff Clavin Cheers

"Başkalarına yardımcı olmak için elinize her zaman büyük fırsatlar geçmez, ama küçük fırsatlar hergün çıkar."- Sally Koch

"Deneyim: En acımasız öğretmen odur. Fakat en iyi öğretmen de odur. "C.S. Lewis

"Düşünceli olun, çünkü karşılaştığınız herkes inanın en az sizin kadar zorlu bir mücadele veriyor." - Plato

"Sana bütün bunları kim öğretti, Doktor?" Yanıt anında geldi. "Acı çekmek." - Albert Camus

"Kendinizi tanıyıp ifade etmek onu inkar etmekten çok daha kolaydır ve başarırsanız liderlikle ödüllendirilirsiniz."- Warren Bennis

"Bir değişim, bize gelişme fırsatını sağlayacak olan bir sonraki değişime yol açar." - Vivien Buchen

"Başarıya ulaşıp sıcrama yapan bireyler, aynı zamanda değişimin ustaları olacaklardır."- R. Kanter

"Başkası düştü mü, "çürük tahtaya basmasaydı" deriz. Kendimiz düşünce, bastığımız tahtanın çürük çıkmasından şikayet ederiz. " - Cenap Şehabettin

"Dünyada bir çok kabiliyetli kişiler, küçük bir cesaret sahibi olmadıkları için kaybolurlar."- Sydney Smith

"Durmak ölüm, taklit uşaklıktır, çalışmak ve yetişmek ise hayat ve hürriyettir."- L.Y. Rauke

"Aradığını bilmeyen, bulduğunu anlayamaz."- Cladue Bernard

"Mevcut bilgi birikimimizle öyle sorunlar yaratırız ki aynı birikimimiz bu sorunları çözmemize yetmez. " - A. Eınstein

"Bilgi, tek başına ekonomik bir kaynak değildir. Bilgi alınıp satılamaz, sadece bilgiyle yaratılanlar alınıp satılabilir." - P.Drucker

"Hayatta rasladığım herkes, bir bakımdan bana üstüdür. Bu yüzden kendisinden bir şeyler öğrenebilirim."- Emerson

"İlk çağlarda güçlü olan, endüstri çağında zengin olan kazanırdı. Bilgi çağında ise bilgili olan kazanacaktır." - A. Toffler

" Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşısındakilerinin anlayabiceği kadardır. " - Mevlana

"İlim ilim demektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır."- Yunus Emre

"Tez elde edilen başarı, insanı kararsız ve maceraperest yapar."- Bacon

"Güçlükler başarının değerini artıran süslerdir."- Moliere

" Hayatta başarılı olanlar, kendilerine gereken bilgileri öğrenmekten bir an geri kalmazlar ve hadiselerin sebeplerini her zaman araştırırlar. "-Rudyard Kipling

"Ne başarırsanız başarın, size yardım eden mutlaka vardır." Athea Gibson

"En sıradan iş bile büyük başarılar getirme potansiyeline sahiptir." - H.Jackson Brown

"Başarılarını gizlemek en büyük başarıdır."- La Rochefoucauld

"Okunu hedefden öteye atan okçu, okunu hedefe ulaştıramayan okçudan daha başarılı değildir." - Montaigne

"Para asıl parayı çekerse, başarı da başarıyı çeker." - Chamfort

" Büyük işler başarmak isteyen kimse, ölüm yokmuş gibi davranmamalıdır. " - Vauvenaroues

"Başarı isdediğini elde etmek, mutluluksa elde ettiğini sevmektir."- Brown

" Büyük aşkların ve büyük başarıların büyük riskler içerdiğini unutma. Kim iyi yaşamış, bol bol gülmüş ve çok sevmişse, başarıyı yakalamış demektir. " - Bessie Anderson Stanley

"Ders alınmış başarısızlık başarı demektir."- Malcom S. Forbes

"Başarı insana belki çok şey öğretmez, fakat başarısızlık çok şey öğretir. " -Çin Atasözü

"Mağlubiyete uğrayınca ümitsizliğe kapılma, her başarısızlıkta bir zafer arzusu yatar. "-Germain Martin

"Başarısızlıklar, kuvvetlilere daha da kuvvet verir." - Saint Exupery

"İyi bir başlangıç, yarı yarıya başarı demektir. " - Andre Gide

"Her şeyin mühim noktası, başlangıçtır."- Eflatun

" Bütün büyük işler, küçük başlangıçlarla olur."- Cicero

"Ya başlamamalı, ya daa bitirmeli." - Ovidius

"Bir milletin büyüklüğü, nüfusunun çokluğu ile değil, akıllı ve fazilet sahibi adamlarının sayısı ile belli olur." - Victor Hugo

"Çalışanlar, kötülük düşünmeye vakit bulamazlar. Çalışmayanlar ise, kendilerini kötülükten kurtaramazlar." - Hz. Ali

"Basit bir adamın elinden geleni yapmaya çalışması, zeki bir adamın tembelliğinden iyidir."- G. Gracian

"Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır."- Balzac

"Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkutan kurtarır. "-Konfüçyus

"Başkalarının kusurlarını tartarken, parmağıyla terazinin kefelerini bastırmayan insan pek enderdir. " - Byron Langenfeld

"Büyük adam büyük olduğunu; fakat büyüklüğünün küçüklük olduğunu bilir. "-Andre Maurois

"Bundan yirmi yıl sonra, yapmadığınız şeylerden dolayı, yaptıklarınızdan daha fazla pişman olacaksınız. Öyleyse demir alın ve güvenli limanlardan çıkın, rüzgarları arkanıza alın, araştırın hayal edin ve keşfedin." Mark Twain

"İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır. " - Rene Descartes

"İnsan beyni sahibinin ihtiyaçlarından fazla gelişmiş bir araca benzer. "-A. R. Wallece

"En büyük zaman hırsızı kararsızlıktır." - C. Floru

"Gülümseyin: öyle samimi ve sıcakolun ki her sıktığınız ele, ruhunuzu da katın. " - Dale Carnegie

"Harukulade şeyler ancak, içlerindeki bir şeyin koşulların üzerinde olduğuna inanma cesaretini gösterenler tarafından yapılmıştır." Barton

"Ben hayatımın hiçbir anında karamsarlık nedir tanımadım." - M. Kemal Atatürk

"Güzel bir düşünce de ibadet sayılır." - Ahmet İbşihi

"Kararlılık insan iradesinin uyandırma zilidir." - Anthony Robbins

"Yapmak istediğin herşeyi düşünerek karar ver, verdiğin kararı da mutlaka gerçekleştir. "-Benjamin Franklin

"Kişinin geleçe dönük umutları şimdiki gücünün kaynağıdır." - Maxwell

"Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebiliği kadar başarılı olur. Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz. " - Arnold Schwarzenegger

"Yetenekler ortaktır; herkes onlara sahiptir ama nadir olan yeteneklerimizin bizi götürdüğü yere gitme cesaretidir." - Anonim

"Allah´a dyan, sa´ye sarıl, hikmete ram ol… yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. "-Mehmet Akif Ersoy

"Eğer sizde deha varsa çalışkanlık bunu inkişaf ettirir. Eğer yoksa onun yerini doldurur."- Reynolds

"Gerçek başarı başarısızlık korkusunu yenebilmektir." - Sweeney

"Ne geçmiş vardır ne gelecek; sadece sonsuz bir şimdi vardır." - A. Cowley

"Başarı,küçük hataların ve başarısızlıkların biraz ilerisinde duran şeydir." - T. J. Watson

"Akıl kendi başına cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapabilir."- John Milton

"Bazı kimseler güllerin dikeni olduğundan yakınırlar. Ben dikenlerin gülü olduğuna şükrederim." - Alphonse Kann

"Kişinin geleceğe dönük umutları şimdiki güçünün kaynağıdır."- Maxwell

"Bir gemi doğuya gider, biri batıya. Esen aynı rüzgarla: hangi yöne gidebileceğini belirleyen rüzgar değil, yelkendir."- Ella Wheeler Wilcox

"Bazı yenilgilerin nedeni, insanların işi yarıda bıraktıklarında, başarıya ne kadar yakın olduklarını bilememeleridir."- Thomas Edison

"Gücünü aşan rolü üzerinde alırsan, bu rolü, iyi oynamadığın gibi yapabileceğin rolüde terk etmiş olursun."- Epiktotes

"Demir mıklatısa aşıktır. Hep ona doğru koşar, zaferde sabra aşıktır ve devamlı ona koşar. "-Sühreverdi

"Beklemeyi bilen insan herşeyi elde edebilir. "-Benjamin Disraeli

"Dünyada yeteneksiz insan yoktur. Sadece iyi eğitilmemiş ve iyi yönlendirilmemiş insanlar vardır."- Angle Peartri

"Tembel insan yoktur. Sadece kendisine esin kaynağı oluşturacak kadar güçlü amaçları olmayan insanlar vardır. "- Anthony Robbins

"Hayatta yapabileceğiniz en büyük hata, sürekli bir hata daha yapacağımız korkusudur."- Albert Hubbard

"Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonrada alışkanlıklarımız bizi oluşturur."- John Dryden

"Alışkanlık hizmetkarların en iyisi, efendilerin en kötüsüdür."- Nathaniel Emmons

"Başarının sırrı işini tatile çevirmektir."- Mark Twain

"Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir."- Latin Atasözü

"Kişisel başarı için televizyonunuzu öldürün."- Steve Chandler

"Başarıya ulaşamayanların yüzde doksanı yenilgiye uğramamıştır. Sadece pes etmişlerdir."- Paul J. Meyer

"Kitaplar aklın çocuklarıdır." - Jonathan Swift

"Düşünceler gayeyi doğurur. Gayeler eyleme dönüşür, eylemler alışkanlıkları oluşturur. Alışkanlıklarda karakter belirleyerek kaderimizi tayin eder. Zor bir iş, zamanında yapmamız gerekip de yapmadığımız kolay şeylerin birikmesiyle oluşur. . " - Henry Ford

"Plansız çalışan kimse, ülke ülke dolaşıp hazine arayan bir insana benzer."- Descartes

"Hepimiz zamanın kısalığında söz ederiz de; boş geçen zamanı nasıl geçireceğimizi bilmeyiz. "-Seneca

"Rüzgarın yönünü tayin edemeyiz ama geminin yönün değitirebiliriz. " - Seneca

"Tanrı zor savaşlara, iyi askerlerini gönderir." - Seneca

Kaynaklar: Kigem ve kişisel eklentiler

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Dualite ?

Dualite, adı üzerinde olmak üzere, herşeyin dual olması yani zıt çift olmasıdır. Mesela ruh ve beden, gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık, kadın ve erkek, melek ve şeytan gibi. Aslında ilahi planda dualite diye birşey yoktur fakat herşey maddi plana inince dualleşir. İnsanların birşeyi anlamak veya değer biçmek için dual düşünme şekline ihtiyacı vardır. Yoksa kendi kapasiteleri itibariyle dual olmayan şeyleri anlayamazlar. Mesela kötü olmasa, iyiyi tanımlayamazlar, insani mantık bu şekilde çalışır (kama manas). Fakat ulaşılması gereken şey, bu ikisini aynı kapta eriterek, ikisinin bir olduğu noktaya ulaşabilmektir.

Dualite dünyaya indi ve insanların kafası karıştı. Aslında dünya bir dualiteydi, ruh maddeselleşti ve kendi içinden bir yaratım çıkardı. İyi ve kötü doğdu, karanlık ve aydınlık doğdu, kadın ve erkek oldu. Melek ve şeytan ele ele vermeden dualite bitmeyecek. Bu, insanların işine gelmeyecek çünkü kendilerini çırılçıplak bulacaklar. Ne meleğe sırtlarını dayayabilecekler; ne de şeytanı lanetleyerek kendi davranışlarını anlamlandırarak yandaş bulabilecekler. Çünkü onlar asla bir birey olamayacaklar, koşullardan bağımsız olamayacaklar; hep karşılaştıracak bir şey arayacaklar; ancak o şekilde kendilerini tanımlayabilecekler. O zamana dek ise; ya meleğin ya da şeytanın kölesi olarak yaşayacaklar; gerçeğe ulaşmak için ikisini el ele tutuşturmaları gerektiğini bilmeden...

İşte o zamana kadar, kayıp bir ruh olarak dolaşmaya devam edeceğim. Çünkü ancak bütünü gördüğümde bir anlam kazanabileceğim. Uzak diyarlar çekecek beni, insanlardan kaçacağım. Yollarda bilenmek isteyeceğim. Bazen sadece savaşmak gerekir, zafer belki de öyle büyük bir şey değildir. Zafer sadece bir andır ve kazanılana kadar yaşanılan şeylerle anlam kazanır. Bazen kazanmak aslında kaybetmektir; ya da kaybetmek gerçek kazanıştır. Zaferin ne olduğunu, nasıl olacağını düşünmeyeceğim; olabildiğince yaşamaya ve yazgımı gerçekleştirmeye çalışacağım. Benim gibi olanlar çekecek beni; oysa belki de cevaplar benim gibi olmayanlarda yatacak. Fakat benim gibiler benzerlerini ararlar; belki de sadece benzer olmayanlara katlanabilmek için güç toplayabilmek amacıyla. Ya da bir yazarın dediği gibi “Ancak bir benzerim öldürebilir beni” mantığıyla... O zamana dek; tam bir özgürlük olmayacak diğerlerinden farkımız; sadece kölesi olacağımız şeyleri seçebilme özgürlüğümüz olacak bizlerin... Farkındalıklar acı verecek, bu acılar başka şeylere ve yaratıma yönlendirilecek. Ve yaratımın aslında salt mutluluk değil, neden acıdan kaynaklandığını düşünüp duracağız. Acı çeken, kafası karışık çocuklar olacağız biz. Ve acının da nasıl yaşanması gerektiğini bildiğimiz için kendimizle gurur duyacağız. Çok sıkılacağız ama sıkıntının zeka belirtisi olduğunun da farkında olacağız. Kendi özgürlüğümüzün kölesi olacağız. Biz, kafamızı kaldırıp güneşin ışıklarının yüzümüzü yalamasına izin vereceğiz ama güneşin nasıl bir şey olduğunu bilemeyeceğiz...Ateş böcekleri ateşin etrafında dönerler ama ateşin ne olduğunu hiçbiri gerçek olarak bilemez. Ateşin ne olduğunu bilen ateşböceği, ateşin içine atlayandır ve kül olup ateşe dönüşendir ki; o da artık anlatamaz...

Nazım'ın dediği gibi:

“Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda bir çıplak adam
durmuş düşünür.
Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa,
balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle,
balığıyla, yosunuyla...

Yazar: Arzu Kaner ( Izinsiz kullanilamaz )

Dharma-Karma-Reenkarnasyon

Dharma; evrenin değişmez kanunlarına ve adaletine verilen addır. Başka bir deyişle orta yoldur. Evrenin ve insanların bir dharması vardır.İnsanın kendi dharmasına “Svadharma” denir. Olması gereken orta yoldan sapmalar olunca dharmadan uzaklaşılır ve bu bazı olumsuzluklara neden olur.

Dharma’nın dışına çıkınca karmalar oluşur. Karmik yasa; etki-tepki yani nedensellik yasasıdır. Doğada fiziksel etki-tepki prensipleri nasıl geçerliyse, insan da doğanın bir parçası olduğundan; bu kural insanoğlu için de geçerlidir. İnsanlar da doğal düzene tabidir. Günümüz insanının en büyük yanılgısı, kendisini doğadan ayrı görmesi, onun yasalarına karşı gelmesi ve tüm doğanın insanlığın hizmetinde yönetilebilen bir şey olduğunu düşünmesidir. Bunun böyle olmadığı, en basit bir örnekle yaşanan doğal felaketlerle görülebilir. İnsanlık bu düşüncesinden dolayı doğayla adeta savaşarak, kendi yaşadığı yerin sonunu hazırlamaktadır.

Karmayı anlamak için, düşüncelerin somut şeyler olduğunun farkına varmamız gerekir. İlk evren maddeden değil, kozmik şuurdan oluşmuştur. Madde, düşünce gücüne insanların fark ettiğinden daha fazla karşılık verir. Çünkü irade gücü enerjiyi yönetir, enerji de karşılığında maddeye tesir eder. Madde gerçekten enerjidir. İrade ne kadar güçlü olursa, enerjinin kuvveti o kadar büyük olur ve sonuç olarak enerjinin maddesel olaylar üzerindeki etkisi de o oranda büyük olur. Bir eylem, eylemin arkasındaki enerji tipine ve gücüne tam olarak karşılık veren bir tepkiyi evrenden davet eder. Enerji , manyetik bir alan oluşturur. Bu manyetik alan, eylemin sonuçlarını kendine çeker.

Ego şuuru, bir kişinin hareketlerinin, kendisi için kişisel sonuçları olacağını garantiler. Eğer çabuk sonuçlar almak için bir düşünceye veya eyleme neden olan irade gücü yeteri kadar güçlü değilse ya da hamlesi birbirine zıt diğer enerjiler tarafından engellenirse, bu sonuçlar gecikebilir. Bununla birlikte er ya da geç bedenin olsun, düşüncenin olsun ya da arzunun olsun; hareketin son tepkimesini biçmesi gerekir. Bu, kendini tamamlayan bir çember gibidir. Zaman unsurundan dolayı tepkileri alması gecikebilir. Birey, bir takım güçler yayar, bu güçler evrende bazı direnç katmanlarına çarparak bireye geri yansır. Bazıları çevrenin etkisiyle geciktirilir, bazıları diğer kuvvetlerle karışır ve etkisizleşir veya bir şekilde yönünü değiştirir; fakat sonuçta öyle ya da böyle bireye ulaşır.

İnsan sadece karmanın belirlediğini yaşamaz; sürekli kendisi de karma oluşturduğundan; geleceğinin büyük kısmının henüz şekillenmediği ve belli olmadığı söylenebilir.

İnsanlar nadiren kendi hareketlerinin kötü olduğunu düşünürler. Yaptıkları ne olursa olsun, onlara iyi niyetli gibi görünür. Eğer diğerlerine ve böylece varlıklarının daha derin seviyesinde uyumsuzluk yaratırlarsa; bu uyumsuzluk dalgaları, uyumsuzluk şeklinde kendilerine geri dönecektir. Her hareket, her düşünce karşılığında oluşan ödüllerini biçer. İnsanın acı çekmesi, Tanrı’nın insanoğluna olan öfkesinin işareti ya da Tanrı’nın insanlar için önceden hazırladığı bir senaryo değildir. Acının, insanoğlunun ilahi yasa yani dharma hakkındaki bilgisizliğinin bir işareti olduğunu söylemek daha doğru olur. Yasa, işleyişinde sonsuza dek şaşmaz.

Eğer mutsuz isek; bu sadece mutsuzluk ektiğimiz anlamına gelir. Başka kimse bizim için mutsuzluk yaratmaz. Elbette ekmekle biçmek arasında bir boşluk vardır ve bu boşluk nedeniyle başka birinin sorumlu olduğunu düşünürüz ya da başımıza gelenlerin nedenini bir türlü anlayamayız. Bu boşluk bizi yanıltır. Geçmişte kendimizin ne yaptığımız hakkında hiç bir fikrimiz yoktur ve aniden birşey biçmemiz gerektiğinde ve bunu nereden geldiğinin anlayamadığımızda doğal olarak dışarıda bir neden aramaya başlarız. Eğer bir neden bulamazsak birşey icat ederiz. Fakat tüm karma teorisi budur yani ne ekersek onu biçeriz.

Yaşamımızın tüm sorumluluğunu üzerimize almamız gerekir. Başlangıçta “Bu cehennemin nedeni benim” düşüncesini kabul etmek zordur. Fakat bu kabul edilirse çok geçmeden bu değişim kapılarını açmaya başlar ve kendi cehennemimizi yaratabiliyorsak,cennetimizi de yaratabileceğimizin farkına varırız. Sorumluluk özgürlük getirir, yaratıcılık getirir. Her ne isek bunu kendimizin yarattığını gördüğümüz an, tüm dış nedenlerden ve şartlardan kurtulmaya başlarız.

Bireysel karmalar olduğu gibi toplumsal karmalar da vardır. Fiziksel ya da zihinsel olsun, bir birey ya da bir grup, bir millet ya da milletler grubu tarafından yapılmış olsun, karma eylemdir. Bir bireyin kitle karmasından etkilenip etkilenmemesi kendisinin bireysel karma gücüne bağlıdır. Örneğin düşen bir uçakta ölenlerin hepsinin ölmelerini gerektiren karmaların olması gerekmez. Bu felakette sadece çoğunluğun karması, yaşayacak azınlıktan daha güçlü olmuş olabilir. Öte yandan yaşamak için yeteri kadar güçlü karması olanlar , ya düşme anında ya da ilk etapta bu uçağa binmekten alıkonarak kurtulabilirler. Ulus karması, insanların bir bütün olarak kozmik yasalarla uyum sağlama derecesine bağlıdır.

Karma, ceza kavramıyla çoğu kez karıştırılmaktadır. Karma ceza değil, sadece harekettir. Hareket birçok şekillerde olabilir. Doğuştan, iyi,kötü, ya da iyiyle kötü arasında geçiş olarak hizmet veren nötr hareket olabilir. Evrenin kendisi Hindu kitaplarına göre üç niteliğin bir karışımıdır; iyi, harekete geçirici ve kötü. Sattwa guna denilen iyi nitelik, şuuru Tanrı’daki kaynağına doğru yükseltir. Harekete geçirici, rajas veya raja guna, mutlaka harekete geçirici olmasa da insanları ego yararına olan harekete doğru iter. Kötü gunaya ise tamas denir. Kötüdür çünkü anlayışı karartır.

Çoğu insanoğlu dünyasaldır. Kişisel kazanç için hareket ederler. Çok az insan bunu diğerlerini incitme isteği ile yapar; çok az insan gerçekten kötüdür.

İstemeyerek, yani yanlış olduğunun farkına varmadan yaptığımız hareketler yasanın dışında değildir. Cehalet, yasayı değiştirmez. Eğer bir kişi arabasını dalgın bir şekilde ağaca sürerse, sonrasında gelen yaralar, sırf onun dalgın olmasından ötürü daha az olamaz.

Cehennem ve cennet sanıldığı gibi yukarılarda değil, burada bizim yanıbaşımızdadır. Dünyada bir kaç yıl süren davranışların ebedi bir cezayı hak etmesi anlamsızdır. Sonu olan bir nedenin, sonsuz bir sonucu olamaz. Bu durum en başta değişmez doğa ve evren kanunlarına aykırıdır.

Kötü karmadan kaçmanın yolu sanıldığı gibi hareketsizlik değildir. Bizim kötü karmalarımıza neden olan şey zihnimizin bize oynadığı oyunlar yani kama manas’tır. Dizginleri ele alarak, zihnimizdeki düşünceleri kontrol altına almamız gerekir. Arzularımızı özellikle dünyasal arzularımızı frenlememiz şarttır. Arzuların hepsi kötü değildir, iyi olan şeyleri arzulamak kötü karmalar yaratmaz; burada önemli husus orta yolu bulmaktır. Arzuları hırs haline getirmemelidir. Çünkü bu şekilde oluşturulan her enerji bize geri dönmek zorundadır. Bu arzularımızı geçekleştirebileceğimiz tek yer dünya olduğundan; bu arzular yani karmalar bizi dünyasal plana geri çeker. Böylece ölümden sonra tekrar dünyasal plana enkarne olma sağlanmış olur. Bu şekilde de reenkarnasyon zinciri başlar. Çünkü tüm karmanın ya da etkilerin tüm tepkilerinin bir ömürde tamamlanması imkansızdır. Hayatın bir çok ömürden oluştuğu gerçeği, birçoklarının tam tersini savunmasına rağmen bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisinde de birçok biçimde geçmektedir.

Neden bir bebek sakat doğar? Bunu sadece reenkarnasyon tatmin edici bir biçimde açıklamaktadır. İnsanlar onu tatlı, masum bir bebek olarak görmüşlerdir. Ancak geçmiş yaşamının birinde bu kişinin dharmanın bir yasasını çiğnemiş olması gerekir. Bu ihlal, onu iyi bacaklara sahip olma şuurundan mahrum eder. Bu yüzden yani zihin bedeni kontrol ettiğinden, bu kişi fiziksel bir bedene geri geldiği zaman bir çift kusursuz bacak oluşturamamış ve sakat doğmuştur.

İnsanların farklı kültürlere doğması, farklı şanslara sahip olması, bedenlerinin farklı ya da eksik olması, zengin ya da fakir doğmaları, aptal ya da akıllı olmaları gibi şeyler eğer nedensiz olsaydı; o zaman dharmanın adil bir yasa olduğundan söz edilebilir miydi? Ama bir neden vardır ve şu an ne olduğumuz, geçmişin çeşitli zamanlarında oluşan hareketlerimizin sonucudur. Zaten farklı imkanlara sahip iki kişi adil olarak yargılanamaz.

Ruhsal yanımızda ölümsüzüz ama kişiliklerimizdeki kusurların hepsi silininceye ve de gerçekten erdemli bir insan oluncaya kadar bu ölümsüzlük şuurunu geri isteyemeyiz. Kendi üstümüzde çalışmak, saklı şekil kendini tüm kusursuzluğu içinde gösterinceye kadar bir heykel üstündeki taşı tıraşlayıp cilalamaya benzer.

Ego, fiziksel bedeni şekillendirir. Bu fiziksel doğumun sonucu değil, nedenidir. Ego, fiziksel ölümden sonra alıkonan astral bedenin bir unsurudur. Fiziksel beden sadece egonun maddesel dünya içindeki yansımasıdır. Yalnızca ölmek gibi basit bir eylemle Tanrı’ya erişilemez. Ölmek kolaydır, kendimiz isteyerek bile gerçekleştirebiliriz. Ayrıca kendimizi öldürmemiz, yapmamız gereken sınavdan kaçmaktır; böylece sınavı uzatmış oluruz. Ancak ruhun sonsuzluğa geri karışıp birleşebileceği yüksek şuur seviyesine erişmek çok zordur. Ölümsüz olan birey tarafımız, Tanrı’nın bir parçasıdır ve biz kendimiz yeterince temiz olana dek tekrar onun bir parçası olamayız.

Herkesin ruhsal tekamül derecesi farklıdır. Evrendeki ruh sayısı değişmez ve herkes kendi karmasını karşılayabileceği uygun zamanda dünyasal plana geri gelir. Buradaki dünyasal plan kavramı sadece bu yaşadığımız dünya da olmayabilir. Aslında ruh varlığı mükemmeldir , insanın astral plana beraberinde götürdüğü ego şuurudur. İnsanın ölünce astral planda ne kadar kalacağı belli değildir. Gelmesi uygun olan dönemi bekler. Evrende her şey titreşimden oluşmuştur ve astral planda da değişik titreşim seviyeleri vardır. Eğer insan iyi işler yapmışsa ve karması çok değilse; o zaman yüksek titreşimli yüksek astral planlara gider ve orada zamanını bekler. Astral plan süptil bir maddeden oluşur ve zihnimizde ne varsa orada onun şekillenmesi çok kolaydır. Bu nedenle kötü karması olanlar düşük titreşimli düşük planlarda kalırlar ve kafalarında dolanan tüm kötü şeylerle karşılaşırlar.

Bu planlar sanıldığı gibi yukarıda ya da aşağıda değildir. Onlar bizim yanımızdadır. Bunlar, fiziksel vizyonumuzun tam arkasındadır. Bir kişinin astral planda ne kadar uzun kalacağı, dünyada ne kadar iyi yaşadığına bağlıdır. İyi karması olanlara orada uzun asırlar kalabilir. Öte yandan aydınlanma arzusu ile teşvik edilenler, ruhsal çabalarına devam etmek üzere dünyaya en kısa zamanda geri dönmeyi isterler. Çünkü onlar, astral dünyanın aslında Tanrı’nın ardına sakladığı bir peçe olduğunu bilirler.

Fiziksel düşünce anında, esirde bir ışık parlaması olur. Fiziksel yeniden doğuşu bekleyen diğer dünyadaki ruh varlıkları, bu ışığın titreşimleri kendilerininkine uygun olduğu zaman hızla ona doğru giderler. Böylece yeniden doğuş gerçekleşir. İyi kişiler her zaman iyi ailelere doğmayabilir. Bu durum; kişinin karşılamak zorunda olduğu karmasının niteliklerine bağlıdır. Ya da avatar olanlar gibi, sadece bazı görevleri yerine getirmek için iyi olmayan ortamlara doğanlar da vardır.

Geçmiş enkarnasyonlarımızı hatırlamamamızın sebebi; hafızamızın kama manas’ta tutuluyor olmasından ileri gelir. Bu durum mitolojide, yeniden doğacak kişilerin “Lethe ırmağı”nda yıkanarak eski hayatlarını unutması ile sembolleştirilir. Kama manas, bizim ölen kişilik tarafımızdadır. Eğer birşeyleri iyi yaparak bunu içselleştirebilirsek, o zaman geçmiş tecrübelerimizi geleceğe taşımamız mümkün olur. Evrim süreci kaçınılmazdır ve herkes sonunda Tanrısallığı şu veya bu şekilde yakalayacaktır. Farklılık zamandan ileri gelir. Reenkarnasyon zincirini kırabilmek ve bu dünyadaki acılara sürekli maruz kalmamak için kendimizi geliştirmeli ve evrim sürecimizi hızlandırmalıyız. Zihnimizi kontrol etmeye başladığımızda; bu durumunu ödülü sadece bu dünyada değil; fiziksel ölüm sonrasındaki astral planda da gelecektir.

Karmadan kaçmanın yolu hareketsizlik değildir. Tam aksine hayatın içine dalmalıyız. Ama erdemli bir şekilde ve orta yolda ilerlemek şartıyla. Orta yoldan her sapma bizde kötü bir karma oluşturacak ve reenkarnasyon zincirimizin uzamasına sebep olacaktır.

Bhagavad-Gita’da Krishna; hareketten kaçınarak kimsenin karmadan kaçamayacağını öğretir. Ama bu arada karmadan kaçmak için önemli bir metod da verir. Metodun tavsiye ettiği nishkam karma dır.Yani hareket meyveleri için arzusuz hareket yani arzu olmadan harekettir. Hareket ederken aslında hareket edenin biz değil de Tanrı olduğunu düşünürsek, hata yapmamız zorlaşır. Çünkü biz de Tanrı’nın bir parçasını taşıyoruz, aynı zamanda da dharmanın bir parçasıyız. Arzusuz hareket edince birçok insan otomatikleşeceğini, yaşama karşı ilgi duymayacağını düşünür. Ama tersine hayatı sınırsız şekilde daha ilginç bulurlar. Arzusuzluk motivasyon çalmaz.

Eylem hakkında Krishna şöyle demektedir:

“ İnsan eylemsizlik özgürlüğüne hiçbir şey yapmadan ulaşamaz, sırf herşeyden vazgeçmekle yüce olgunluğa erişmez. Çünkü insan bir an bile eylemsiz duramaz. Doğanın güçleri herkesi çaresiz bir biçimde eyleme iter. Kendini eylemlerden çeken ama gönlünde durmadan o eylemlerin zevklerini canlandıran kişi kendini aldatmaktadır, o kişi yolun sahte yolcusudur. Hiç bir şeye köle olmadan , zihnin güçlerini uyum içinde tutarak Karma Yoga ( Doğru Eylem) yolunda, kutlu işler yolunda yürüyen kişi ne büyüktür. Eylem, eylemsizlikten daha iyidir, onun için hayatta ödevini yap. Dahası eylem olmazsa beden de canlı kalmaz. Dünya eylemin esiri olur, eğer eylem kutlu olmazsa. Eylemlerin saf ve arzuların kementine takılmamış olsun.”

Yazan ve düzenleyen : Arzu Kaner ( Izinsiz kullanilamaz )
(Internette "Pandora" nickiyle daha önce yayınlamış olduğum bir yazıdır, alıntı kaynağı belirtilmeden yayınlanamaz, izne tabidir.)
Kaynaklar:

· “Bilgeliğe Yolculuk” Paramhansa Yogananda

· "Gizli Doktrin" Helena Petrovna Blavatsky

· "Bhagavad-Gita"